Open your arms to change, but don't let go of your values

TURKISH

AWAKING, Juliana, Yakutia (Siberia)


Neye nasıI bakarsan, o sana öyIe bakar

İnsanı ateş değiI, kendi gafIeti yakar;
Herkeste kusur görür, kendisine kör bakar.
Neye nasıI bakarsan, o sana öyIe bakar.

~ Mevlânâ Celâleddîn-î Rûmî

bak


TIVA CUMHURİYETİ, BELGESEL TRT


Dağlık Altayda Üç Enmek dağı eteklerindeki Kutsal Karakol Doğa Parkında Altay – Kırgız, İtelmen Kamçatka Türklerinin Büyük Ateş, Uçurlu Ot, Otın Akıncı Şaman törenleri


Altai-Kai Söyleşisi

Siyah Beyaz Kültür ve Sanat Platformu Altai-Kai Söyleşisi

SB: BizeAltaiKai hakkında genel bir bilgi verebilir misiniz?

AltaiKai: Urmat Yntaev grubun kurucusu, yapımcısı, sanat direktörü ve gırtlak müziği çeşitlemeleri uzmanıdır. 1997 yılında Altay Cumhuriyeti Ulagan köyünde “Karaty Kaan” grubunu kurdu ve 2000 yılında AltaiKai olarak grubun adı değiştirildi. Urmat Bey, müziğin aranjmanını kendisi yapıyor ve aynı zamanda “khoomei” (kömey) icra ediyor.

AltaiKai sanatçılarının hepsi bütün “kai” (gırtlak müziği) türleri ve yerel müzik enstrümanlarında uzmanlaşmışlardır.
AltaiKai’nin müziğinin temelini yumuşak ve derin “karkyraa”, büyüleyici “khoomei”, ve Melodik “sygyt” sesi oluşturur, ki bunlar da doğanın seslerini taklit üzerine gelişmiş sanat tarzlarıdır; kuşların etkileyici şakıyışlarını, bir derenin naif şırıltısını,avcı hayvanların etkileyici kükremelerini, ulumalarını taklit üzerine. Aynı zamanda kadın sanatçıların sesleri, komuz (kopuz), topşur ve Altay’a has enstrümanların harmanlanması AltaiKai’nin müziğini özgün yapan unsurlardır.

Bazı sahne performanslarımız:
2006 USA, Washington, D.C. The John F. Kennedy Center for the Performing Arts (live internet broadcast).
2006 USA, Richmond, Virginia. 68th Annual National FolkFestival
2007 Czech Republic, Prague. Czech Philharmonic Orchestra, Dvo&345;ak hall (AltaiKai, Hradistan & Czech Philharmonic Orchestra)
2007 Spain, Sevilla. Lope de Vega theatre (WOMEX and BBC-supported concert)
2008 Great Britain, London. Royal Opera House (BBC live AltaiKai performance recording)
2008 Great Britain, Charlton Park.WOMAD Festival (BBC live broadcast)

AltaiKai diskografimiz:
1.Where Altai is in Rise 2002.
2. Attar 2003.
3. Altaian 2004.
4. Khan Altai 2005.
5. XXI century 2005.
6. Remix 2006.
7. Made in USA 2006.
8. XXI century. Version II 2006.
9. Chveni. AltaiKai, Hradistan & Brno Philharmonic
Orchestra (Czech Republic). 2007.
10.World Top 20. Oino, oino, Komuzym.
THEWOMEXIMIZER 07. (Germany). 2007.
11. DVD 2007.
12. Ulu Khan 2008.
13. Altyn-Taiga 2011.

SB: Kai (Gırtlak Müziği) hakkında bize bilgi verir misiniz?

AltaiKai: Toplamda, Altaylılar 12 çeşit gırtlak müziği yapmaktadırlar.

Temel olarak gırtlak müziği aslında ikiye ayrılır: Kargyra ve Khoomei. Bütün diğerleri bu ikisinden türemişlerdir. Kai müziğinin bütün çeşitlemeleri bir şekilde icracının tarzının izini taşır, ve hepsi temelde icracıya özgüdür.

Düşük (Alçak) sesli stiller:

Kargyra: Alt gırtlaktan çıkarılan sesle icra edilen müzik; ki dağlardan yuvarlanan kayaları anımsatır. Diğer gırtlak müziği tarzlarına nazaran daha çok kahramanlık ve yiğitlik anlatan metinlerin arkaplanında kullanılır.

Tumçuk Kargyra: Burundan çıkarılan sesle yapılan kargyradır, daha yüksek bir ses çıkarır.

Orta sesli stiller:

Khoomei: Toprağın ve rüzgarın sesini taklit eden kai biçimidir. Kömey icracısı toprak anayı çağırır, rüzgarlarla
konuşur, ve toprağın, rüzgarın sesini aşka dönüştürür.

Tumçuk Khoomei: Nasal olarak icra edilen kömeydir.

Yüksek Sesli Stiller:

Sygyt: Kömeyden doğan bir ses… Kulağa rüzgarın ıslığı gibi gelir, ve sesi kömeyden biraz daha yüksektir.

SB: Türkiyeli Türk milliyetçileri AltaiKai grubunu uzun zamandır unutulmuş olan Türk bilgeliğinin ve geleneğinin diriltimesinde önemli bir görev üstlenmiş olarak görüyorlar. Sizce de, AltaiKai’nin sorumluluklarının arasında kültürel öğelerimizin diriltilmesi var mıdır?

AltaiKai: Türkiye Türkleri veAltaylılar aynı köke sahip olmakla, bir çok benzerlik taşırlar. Bu benzerlikler de kültürle yaşatılır, artırılır. Biz de, kültürümüzün özgün değerlerini yaşatarak, buna hizmet ediyoruz.

SB: Hangi dine inanıyorsunuz? Altaylıların geneline hangi dini inanış hakimdir?

AltaiKai: Dini inanışlar bakımından, şaman inancına çok yakınız. Eskiden Altaylılar pagandılar, ve şamanlarını takip ederlerdi. Biz de, aynı dini inanışı taşıyoruz.

SB: Bir gün dünyada bütün Türklerin, en azından kültürel olarak, birleşebileceğine inanıyor musunuz?

AltaiKai: Kültürün sınırları yoktur, o yüzden bütün Türkler bir gün birleşebilir. Ki, birleşmek ancak kültürle mümkündür. Aynı kökleri paylaşan uluslar, bunun bilincine vardıklarında ve bağlarını sıklaştırdıklarında, Türkler birleşmiş olacaktır.

SB: yakın zamanda Türkiye’yi ziyaret etme planlarınız var mı?

AltaiKai: Türkiye’de bir konser verebilmemiz için bir ajans bulmamız gerekiyor. Bulacağız, ve bir gün geleceğiz.

SB: Son olarak Siyah Beyaz okurlarına söylemek, eklemek istediğiniz bir şey var mı?

AltaiKai: Ezen bolsun karındaş kalık!

Söyleşi: M. Bahadırhan Dinçaslan
Siyah Beyaz KSPD Dergisi


Hulki Cevizoğlu İle Ceviz Kabuğu – Göbeklitepe’nin Sırları – Ön Türkler (13.06.2015)


Ağır Ağır Ölür Yolculuğa Çıkmayanlar

Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar, her gün aynı yoldan yürüyenler, yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler, giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler, tanımadıklarıyla konuşmayanlar.

Ağır ağır ölür tutkudan ve duygulanımdan kaçanlar, beyaz üzerinde siyahı tercih edenler, gözleri ışıldatan ve esnemeyi gülümseyişe çeviren ve yanlışlıklarla duygulanımların karşısında onarılmış yüreği küt küt attıran bir demet duygu yerine “i” harflerinin üzerine nokta koymayı yeğleyenler.

Ağır ağır ölür işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da bu durumu tersine çevirmeyenler, bir düşü gerçekleştirmek adına kesinlik yerine belirsizliğe kalkışmayanlar, hayatlarında bir kez bile mantıklı bir öğüde aldırış etmeyenler.

Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar, okumayanlar, müzik dinlemeyenler, gönlünde incelik barındırmayanlar.

Ağır ağır ölür özsaygılarını ağır ağır yok edenler, kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler, ne kadar şanssız oldukları ve sürekli yağan yağmur hakkında bütün hayatlarınca yakınanlar, daha bir işe koyulmadan o işten el çekenler, bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar, bildikleri şeyler hakkındaki soruları yanıtlamayanlar.

Deneyelim ve kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden, anımsayalım her zaman: yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir.

Yalnızca ateşli bir sabır ulaştırır bizi muhteşem bir mutluluğun kapısına.

Pablo Neruda
Çeviren: İsmail Aksoy

Selfportrait – Oil on Canvas

Selfportrait – Oil on Canvas


Dücane Cündioğlu, Felsefe Dersleri “Cebrail’in Kanatları -Muhayyileye Dair-” 2014


Beklentiler daima yaralar

Kendimi her zaman mutlu hissederim.
Neden biliyor musunuz?
Çünkü kimseden bir şey ummam;
Beklentiler daima yaralar.
– Shakespeare

100_9709


Yürek denen başka birşey…

Velhasıl kelam;
Kalp herkeste var,
Yürek denen başka birşey…
– Rumi


ADI: AŞK

Cihanı hiçe satmaktır adı aşk
Döküp varlığı gitmektir adı aşk

Elinde sükkeri ayruğa sunup
Ağuyu kendi yutmaktır adı aşk

Belâ yağmur gibi gökten yağarsa
Bâşını âna tutmaktır adı aşk

Bu âlem sanki oddan bir denizdir
Âna kendini atmaktır adı aşk

Var Eşrefoğlu Rumî bil hakikat
Vücûdu fâni etmektir adı aşk

Eşrefoğlu Rumi


TUVA TÜRKLERİNİN DÜĞÜN GELENEKLERİ

Düğün
Eski Tuva’nın düğünü, atadan dedeye yayılıp gelen kendine has geleneklere sahiptir. Düğün, genç yaştaki kız ve erkeğin ailelerinin evlerinden ayrılarak birlikte yaşamalarının başlangıcıdır. Eski zamandaki Tuvaların düğünü çeşit çeşit gelenekleri içinde barındırmaktaydı:

1. Kız Çocuğunun Kıçının Altına Keçi Kılı Bırakmak
Kışlakta Sat Çambal ‘ın çadırı var diyelim. O çadırın sahibi kadın, kız çocuk doğurdu diyelim. Başka bir kışlaktan Monguş Bolat’ın bir oğlu bulunan çadırı var diyelim. O oğlanın annesi keçi kılını yoğunlaştınp yuvarlak hale getirerek, yeni doğan kız çocuğunun bulunduğu çadıra gider. Çadırda çocuğun ailesiyle hatırlaştıktan sonra, salıncaktaki çocuğu yerinden çözerek:
– Kızınızı büyüdüğünde gelin olarak alacağım, diyerek, koynunda sakladığı bir tutam kılı çocuğun altına koyar ve tekrar sarar.
Bebeğin annesi, Monguşlardan gelen kadına saygılı bir şekilde:
– Peki, öyle olsun, der.
Eğer oğlanın babası kız istemeye gelmişse, salıncaktaki kız çocuğunun babasına çakmak taşını verir. Kız çocuğunun babası ise kızını istemeye gelen erkeğe saygılı bir şekilde:
– Peki, öyle olur umarım, der.
Eski Tuvaların düğün geleneği kız çocuğu daha beşikteyken başlarmış. Çocuk büyüyüp evlenecek çağa geldiğinde istenir ve gelin olarak alınırmış. Üç atasından yakın kan bağı olan akrabalar birbirlerinden kız alıp veremezler, birbirlerine  dünür olamazlarmış. Bu geleneği eski Tuvalar çok kutsal olarak düşünüp yaşamışlardır.
2. Dileği Bildirme
Kız on beş, on yedi, on dokuz yaşlarına geldiğinde ailesi evlendirebilir. Eski geleneklerde; on dört, on altı, on sekiz yaşındaki kızlar kocaya verilmezmiş.Kız on beş yaşına geldiğinde “dileği bildirme” geleneği varmış. Oğlan tarafından görgülü ve yiğit bir kişi seçilir. Mataralar içkiyle, kaplar etle ve peynirle doldurulur ve kızın evine gönderilir. İstek için geldim, diyerek kızın ailesine varır. Tabaka değiştirilerek sigaralar içilir. Birlikte çay içilir. Kadeh kaldırılır. Oğlanın ailesinin arzusunu gelen kişi açıklıkla ifade eder. Kızın ailesi de ne düşündüklerini açık bir şekilde gelen kişiye anlatır. “Dileği bildirme” geleneği iki tarafın evlilik konusundaki düşüncesinin açık olarak ortaya çıkmasının bir gereğidir. Konuşmalar bitip, işin nereye gideceği anlaşıldığında:
– Yolumuz muvaffak oldu, diyen misafire kızın babası “Olsun, olsun’.’ diyerek cevap verir. İstek için gelen kişi kalkar ve atına binip gider.Kız istemeye gelen kişi iki kadeh içki içer ve kızın ailesiyle hoş bir sohbet eder. Bundan daha fazla içki içemez. Gelen kişi gözden kayboluncaya kadar, kızın ailesi çadınn yanında durarak onu yolcu eder.

3. Çayı Koparmak
Karşılıklı çay içmek eski zamanlardan beri Tuvaların bir geleneğidir. Hayatını hangi şartlarda yaşarsa yaşasın, Tuva insanı, çadırına gelen insana mutlaka çay ikram eder. Çadıra gelen kişiye bir bardak çay ikram edilmezse bu, en kötü
yol olarak görülür ve çok büyük cimriliğe işarettir. Çadırda çayın bulunması, gelen nıisafire bu çaydan kaynatılarak ikram edilmesi Tuvalıların eskiden beri kutsal saydığı gelenekleri arasında. Oğlan tarafından kız ve erkek akrabalardan bir grup seçilir. En iyi atlar eyerlenir. Oğlanın akrabaları, mataralara içkileri, içi dolu tencereleri, bir bütün çayı (Burada kastedilen çay arı peteği şeklindedir ve sıkıştırılarak sertleştirilmiştir.E.A.) ve bir miktar tütünü kızın ailesine götürür. Kız akrabalar ise renkli incilerden kızın ailesine götürürler. Oğlanın akrabaları kızın  akrabalarıyla karşılaşınca:
-Çayı koparayım, diyerek çayın kenarından kopardığı bir parçayı kızın annesine saygıyla sunar. Oğlanın kız akrabası, gelin olacak kızla karşılaştığında konuşur ve renkli incileri Çin’ den gelen ipliğe dizerek gelinin saçlarına bağlar. Koparılan çayı, paketinden çıkarılan tütünü kızın akrabaları ve komşuları içerler. Çay koparma ve sigara ikram etme geleneği gelinlik kızın kaynata ve kaynanasının olduğunu halka ilan etme anlamına gelir.

4. Nişan
Oğlanın anne ve babası gelinin ne zaman geleceğini öğrendiğinde yiyecek ve içeceğini hazırlamaya başlarlar. Oğlan tarafından nişan için gidecekler yola çıkmadan önce, kızın yakın akrabalarını, komşularını tek tek öğrenir. Hangi çadıra nasıl deri matarada, ne kadar içki götürüleceği, nasıl bir kap içerisinde hangi yiyeceklerin sunulacağı, hediye olarak nelerin verileceği önceden belirlenir ve ayrı ayrı kaplara konur. Sürahi, matara, ağaç bakraç içerisine içkiler konur. Heybeler, çıkınlar içerisine haşlanmış et, börek, çörek, peynir ve öğütülmüş yulaf konur. Nişan için gidilirken oğlanın anne ve babası, oğullarını ve yakın akrabalarını yanlarına alırlar. Saçıyı, ateşe saçacak kişi önceden seçilir. Nişan olduğu günün gündüzü ateşe saçı saçmak mutlaka yapılması gereken bir gelenektir. O kutsal geleneğe “ateşe saçı saçma” denir. Oğlanın anne ve babası tarafından pehlivan, cesur ve ağzı söz yapan bir kişi seçilir. Gelinin anne babasının çadırına doğru gidilirken öncelikle bu seçilen kişi ata bindirilir. Oğlan tarafından gelen bu kişi kızın en yakın akrabalarının çadırlarını dolaşarak ateşlerine saçı saçar, dua eder. Kızın ailesinin çadırına geldiğinde öncelikle bir kase “hoytpak” (bir çeşit kımız) içirtir. Arkasından bir kadeh içki sunar. Bundan sonra haşlanmış eti tabağı iyice doldurarak sunar. İş zora girecek olursa saçı saçıcı içkinin sertinden sunar. Nişan gününde saçı saçıcı kız tarafından mutlaka sıkıştırılır. Saçı saçıcı, oğlanın anne ve babasının ve akrabalarının adına kötülük gelmemesi için, içkiyi uygun şekilde az içer, yemeği yer. Yapması gereken en önemli şey ise kızın akrabalarının çadırlarını tek tek  gezmesidir. Nişan için gelenler kızın anne ve babasının çadırına gelerek atlarından inerler.Kaplardaki yiyecek ve içecekleri kızın babasına içirirler. Kızın babası bu yiyecek ve içecekleri konu komşuya dağıtır.Kızın anne ve babasının çadırına bütün akrabaları toplanır. Toplananlar az ise deri mataradan içki ikram edilir. Toplananlar çok ise içki kazan içine doldurulur
Her şeyden önce oğlanın babası kızın anne ve babasına yönelerek, “Çocuklarımı çiçeklendirmek için geldim.” diyerek ilk doldurduğu kadehi iki eliyle kızın babasına sunar. İçki dolu kadeh diğer oturanlara da sunulur. Bulunanlar az ise yalnız bir kadehle herkese içki sunulur. Çok ise iki kişi iki kadehle oturanlara içki sunar. İçkiyi sunan kişi öncelikle kızın akrabalarına hediyesini verir, daha sonra içki sunar. Hediye Çin veya Hindistan’dan gelmiş olur. Bu hediye keçi derisi dilinip, içinden ve dışından bükülerek elde edilen urgandır. Nişan olduğu günün gündüzünde iyi bir at veya deri matara seçip alınır. Öncelikle oğlan tarafı kız tarafının at seçmesi için hazırlıklı olur. Kız tarafından “nişan babası” denen kişi gelerek oğlan tarafından en iyi matarayı seçip alır. Bu ise dünür olmanın bir geleneğidir. Oğlanın akrabalarının gücü yeterliyse kız tarafının her birine ayrı ayrı mallar hediye eder.

5. Ayını Gününü Sorma, Düğün Yapma, Gelin Karşılama Eskiden Tuvalılar kendi soyunu dokuz kuşaktan beri bilirmiş. Kan akrabalarını çok iyi bilirler ve üç göbek yakınların oğlu kızı birbirleriyle evlennıez. Kızlar on beş, on yedi, on dokuz yaşlarında kocaya varırlarmış. Eski Tuvalarda evlenecek oğlanın, kızın ataları hangi ayda, hangi gün evden
çıkılacağını büyük Şamana sorarlarmış. Budizm Tuva’ya geldikten sonra kocaya varacak kızın hangi gün evden çıkacağı, kız alacak erkeğin hangi gün evleneceği, hangi tür bir ata binileceği lamadan sorulmaya başlanmış. Gelin olacak kız evinden ata binip giderken, atın dizginini kimin tutacağını da sorar. Lama bu kişinin uygun olup olmadığını söyler. Lama, karı koca olacakların doğduğu yıllara bakarak, onların birbirlerine uygun olup olmadıklarını da söyler. Kızın gelin gidecek ayını, gününü öğrendikten sonra anne babası da bu tarihi uygun bulmuşsa erkek tarafı düğün için gelebilir. Düğün, kızın anne babasının evinden çıkması demektir. Düğün, oğlanın kendi yuvasını kurması demektir.
Düğün günü kızı erkeğe verme günüdür. Düğün günü, kızın yeni kurulan evin büyük sahibi olması demektir.
İşte bütün bu gelenek, anlayışlar bizim atalarımızdan beri gelen törelerimizdir. Kızın anne ve babası, akrabaları; yiyeceğini, dört mevsim giyeceği elbiselerini, ayakkabılarını hazırlarlar, konuşulan günde ata bindirmeye hazır ederler. Kocaya varacak kızın atının dizginlerini, kız ile yılları uygun olan bir erkek çeker. Bu oğlan kızın bindiği atı evden uzaklaştırdıktan sonra dönüp gelir. Bundan sonra gelin olacak kız kendi atını kendisi yönetir. Düğün, gelin kızın anne babasının evinden ata binip çıkmasıyla başlar.
Gelin karşılama geleneklerin başka bir güzelliğidir. Kızın anne babasının evinden oğlanın anne babasının evi uzak ise gelin getirenler üç defa karşılanır. Aşacak aşıtta, geçecek geçitte ve duracak yerin yakınında üç defa karşılama yapılır. Gelenek ciddi ve ayrıntılı: Gelin getirenler birinci karşılanışta başka, ikinci karşılanışta başka ve üçüncü karşılanışta başka kişilerce karşılanır. Karşılayanlar erkek tarafındandır. Karşılayanların lideri deri matarada içkisi olan biri olur. Bu kişi öncelikle gelinin babası olmak üzere kız tarafından olanlara içki sunar.
Bu yolda durma geleneği; atlardan inerek durmayı, dinlenmeyi ve soğuk bir şeyler içmeyi amaçlamaktadır. Kız tarafından gelen misafirler gelinin ineceği yere yaklaşınca mutlaka karşılanır. Bundan kasıt uzaktan gelen kişileri dinlendirme amacına yöneliktir. Oğlan tarafı çayı kaynatıp çaydanlıklara doldurur. Yanına yemekleri ve kap kaçağı
alarak karşılanacak yere gidip beklerler. Karşılama bittikten sonra buraya getirilen kap kacak gelinin olur.

6. Çadırı Dolanma
Getirilen kızın eşyaları yeni kurulan çadıra yerleştirilir. Eski gelenekte yeni kurulan çadırın çevresinde gündüz üç defa dolanılır. Şayet yeni çadır kurulamamışsa, çadır kurulacak yere hir kazık çakılarak onun etrafında üç defa dolanılır. Yeni kurulan evin içinde şık, yeni elbiseli insanlar tıka hasa doludur. Oğlan tarafından bir kişi, hir kaba çay, hoytpak koyarak düğün için gelenlerin üzerine saçar. Bunun amacı herkesi güldürmek ve sohbeti koyulaştırmaktır. “Yaştan artar.” derler.
Yeni kurulan çadır içinde gelin orun (sedir) üzerine oturur. Gelini kadınlardan biri devamlı takip eder. Çıkışta ve girişte yanında olur. Gelinin başı kapalıdır. Gelinin başına giydirilen şeye “baştangı” (duvak) denir. Gelenler gelinin yüzünü görmesin diye gelinin karşısına kalın kumaş parçası gerilir. Bu saatte damat çadıra giremez ve gelinin yanına gelemez. Ancak ilk yıldız gökyüzünde göründüğünde gelinin yanına girebilir. Eski Tuvalarda yeni kurulan çadırın içinde iki gencin yeni hayatı başlar. Onların yanına on üç yaşına kadar çocuklar girebilirler.
Daha eskiden ise on üç, yirmi yaş arası gençler girerek oynayıp şarkılar söylerlermiş. Düğün olan yerde otuz yedi yaşını doldurmayanlar içki içemezlermiş. Kırk dokuz yaşını dolduranlar iki kadeh içki içerlermiş. Düğün olduğu yerde sarhoş olunmaz, bağrışma, birbirleriyle dalaşma olmazmış. Düğün olan yerde içkinin son kadehi yaşça en büyük olana sunulur. Bu ihtiyar kişi içkisini içerek; ateşe, yere, göğe içkisinden saçarmış. Düğün bittiğinde en yaşlı kişi şu sözleri söylermiş:
– Yeni kurulan çadırın ateşi sönmesin!

7. Alkış
Tuva düğününün bir başka özelliği ise geline alkış tutmaktır. Bu işi yapmak için Askak – Kaday (aksak kadın)’ın çok yaran dokunur. Akrabalardan uygun olan biri “aksak kadın” olarak seçilir. Aksak kadın bir bez içinde yulaf ve elinde
balta taşır. Aksak kadın bezdeki yulafı yerlere saçalayarak ve baltayla da yerlere vurarak yürür. Gelin ise aksak kadının eteğinden tutarak peşinden gider. Aksak kadın balta ve yulafını en son girdiği çadırda bırakır.
Aksak kadın, gelini kayın babası ve kaynanasının evine getirir. Kaynana bir kaseye süt koyarak önce kendi tadına bakar, sonra gelinine verir. Gelini de sütün tadına bakar ve tekrar kaynanasına verir. Bu gelenek gelinle kaynanasının tanışmasını ve yüz açmayı sağlar. Kayın babanın evinde gelin için alkış tutulur. Alkış, duayı kadınlar da erkekler de yapabilir. Bazılan çok güzel dua, alkışta bulunurken, bazılan da bu işte acemidir. Alkışta bulunmak yeni ev kurmuş gençlere çoluk çocuklu, varlıklı, sağlık içinde yaşamasını dilemektir. Tuvalarda alkış olmayan düğün olmaz.

 

Tuva’da gelin için yapılan bir alkış:

Düzenli kurulacak çadırlı ol kızım,
Tepeyi bürüyecek mallı ol kızım,
Kayalar, taşlar kadar etli ol kızım,
Sürüler kadar mallı ol kızım.

Eyerlediğin rahvan olsun kızım,
Sahip olduğun gümüş olsun kızım,
Öncü atın yürüyüşlü olsun kızım,
Yürüyenin rahvan olsun kızım.

Ağaçkakan gibi süslü ol kızım,
Keklik gibi eş dostlu ol kızım,
Koşarak dolaşılamayacak ağıllı ol kızım,
Şaşılacak kadar çok mallı ol kızım.

Dünya çiçekleri gibi güzel ol kızım,
ikiz ağacın kozalağı gibi eş dostlu ol kızım,
Ak boğa derisinden mataralı ol kızım,
Ak kayından kepçeli ol kızım.

Yazıya sığmaz yılkılı ol kızım,
Ağıla sığmaz koyunlu ol kızım,
Avlanmayı bilen oğullu ol kızım,
Yumuşak huylu kızlarla ol kızım.

Girip çıkacak halklı ol kızım,
Yağlı ballı yemekli ol kızım,
Yararlı aşlı, yemekli ol kızım,
Yanında bulunacak eş dostlu ol kızım.

Gireni karşıla kızım.
Çıkanı uğurla kızım,
Acıkanı doyur kızım,
Azana merhamet et kızım.

Hesaplı olma kızım,
Kepçeyle yemek pişirme kızım,
Cimri olma kızım,
Kaşıkla yemek koyma kızım.

Yola gidecek atlı ol kızım,
Çadır dikecek oğlanlı ol kızım,
Nakışlarla bezeli elbiseli ol kızım,
İğne tutar kızlı ol kızım.

Rüzgar gelirken barınaklı ol kızım,
Bela gelirken savunmalı ol kızım,
Oturup yaşayacak saraylı ol kızım,
Oddan, ateşten Tanrılı ol kızım.

Atalarına layık ol kızım,
Milletinle gurur duy kızım,
Ova geçerken tozlu ol kızım,
Geçit aşarken mallı ol kızım.

8. Gelinin Kayın Baba ve Kaynanasına çay İçirmesi
Alkış ve dua bittikten sonra yeni gelin kendi evine gelir. Bir gün geçtikten sonra, oğlan tarafından iki kadın gelinin getirdiği çeyizini derleyip düzenler. Annesinin öğrettiği şekilde gelin, kazan dolusu çayı kaynatır. Kayın babası,
kaynanası ve komşuları ak çadırına çay içmeye davet eder. Gelinin kaynattığı çaydan becerikliliği anlaşılır. Bu çay yeni kurulan evin şöhreti olarak kalır. çay içerken sohbetler edilir, tanışmayan kişiler varsa tanışırlar. Kaynatılmış çay Tuva çadırının en muteber içeceğidir. Ateş yanıyorsa üzerinde mutlaka çay bulunur. Evlenen gençler anne babasından, yakın akrabalarından hediye olarak çeşitli mallar alırlar. Bu mallar; keçi, koyun, dana, öküz, sütlü inek ve binek atı olmak üzere her çeşittendir. Bu, Tuva’nın konar göçer hayvancılık hayatında, akrabalar arasındaki yardımlaşmanın bir göstergesidir.

Prof. Dr. Ekrem ARIKOĞLU


Tıva Türklerinin Atasözleri

Tuvalı ihtiyarlardan derlenen metinler incelendiğinde, Tuva insanının eskiden beri güneşe tapındığı görülür. Güneş, Tuvaların tapındığı dokuz şeyden en başta gelenidir. ‘Yer’ de Tıvalar için kutsal sayılan kavramlardan biridir. Kijiniñ iyеzi çеr “İnsanoğlunun annesi yerdir” sözünde anlatıldığı gibi Tıvalar için yeryüzüne ait her yer insanoğlunun annesidir ve kutsal addedilmektedir. Tıva atasözleri genellikle iki önermeden oluşmaktadır. Birinci önermede insan yaşamıyla ilgili durumlar ele alınmaktadır. İkinci önermede ise birinci cümledeki önermeyi doğrulamak ve bir yorumda bulunmak için doğayla veya hayvanlarla ilgili bir gözlem sunulmaktadır. Bu gözlemler genelleme yapılarak ifade edilmektedir. Atasözlerinde, Sayan Dağları ile Tañdı Dağlarının arasında yaşayan Tıvaların gelenekleri, insanî değerleri, dünya ve kâinatı algılayış biçimleri, insan insan, insan doğa, insan toplum ve insan hayvan ilişkileri dikkat çekmektedir.
Tıva atasözleri, konu bakımından değerlendirildiğinde; çalışkanlığın faydaları, bilgili olmanınyararları, tembelliğin zararları, cesurluğun saygınlığı, insan ve hayvan sevgisi, dostluğun önemi, beceriksiz, dedikoducu, kıskanç ve sahtekâr insanların yerilmesi, akıl ve edebin faydaları, lüzumsuz ve kötü konuşmanın sebep olduğu zararlar, iyilik ve kötülük; kadının, eş, kardeş, anne olarak toplumdaki yeri vb. konuların işlendiği, dolayısıyla, Türk atasözleriyle ortak temaların olduğu görülmektedir.

Bоdаngаn çаspаs,
Bоdu uşkаn ıglаvаs.

Düşünen aldanmaz,
Kendi düşen ağlamaz.

Аdıñ kаmnаp çоr,
Аdаñ sаktıp çоr.

Adını koruyup yürü,
Babanı hatırlayıp yürü.

İyi ıt аrаzıngа söök kаgbа,
İyi kiji аrаzıngа sös söglеvе.

İki köpek arasına kemik atma,
İki kişi arasına söz söyleme.

Sug körbеyn idiiñ ujulbа,
Еçizingе çеtpеyn dаlаşpа.

Suyu görmeden ayakkabını çıkarma,
Sonuna ulaşmadan acele etme.

Çеvеn kıs çеp еjip bilbеs,
Çеvеn ооl bаldı sıptаp bilbеs.

Beceriksiz kız urganı toplayamaz,
Yeteneksiz oğul balta sapı olamaz.


Еrtеm çоktа,
Еrtеn bаzа dün.

Bilim yoksa
Gündüz de gece.

Аgı çеçее – аjıg,
Аrtık sös – аnçıg.

Doğru konuşan acı,
Gereksiz söz sıkıcıdır.

Çеrni çаs оtturаr,
Sеtkildi еji оtturаr.

Yeri yaz uyandırır,
Ruhu eşi uyandırır.

Аrıg ürеzin özüüçеl,
Аk sеtkil – büzürееçеl.

Saf tohum dayanıklıdır,
Dürüstlük güvenirliktir.


Bоdunuñ bаjındа tеvе körbеyn,
Еjiniñ bаjındа tеvеnе körgеn.

Kendisinin başında deveyi görmeyen,
Arkadaşının başında çuvaldızı görürmüş

Hаtçıl çаstıñ, dünü – sооk,
Kаrа sаgıştıgnıñ kаrаа – sооk.

Rüzgârlı yağmurun akşamı soğuktur,
Kötü niyetlinin gözü soğuktur.

Еr kiji bоdаldıg çоruur,
Еki-bаktı ılgаp çоruur

Er kişi düşünerek yürür,
İyiyi, kötüyü ayırarak yürür.

Еki sözüñ е’tkе sаtpа,
Çаjıt sözüñ çаggа sаtpа.

İyi sözünü ete satma,
Sırrını yağa satma.


Çаlgааnıñ çıldаа höy,
Çаzıynıñ çаrааzı höy.

Tembelin bahanesi çok,
Açgözlünün salyası çok.

Öjеş ööndеlеvеs,
Öttünçеk öörеnir

İnatçı düzelmez,
Taklit eden öğrenir.

Аmıdırаlgа ınаk – sеgiir,
Аjı-tölgе ınаk – bаyıır.

Yaşamını seven mutlu,
Çocuklarını seven zengindir

Salih Mehmet Arçın

Prof. Dr. Ekrem ARIKOĞLU

Tuva - Fotoğraf Aşkın Çakır

Tuva – Fotoğraf Aşkın Çakır


TUVA’DA GELİN İÇİN YAPILAN BİR ALKIŞ (DUA)

Düzenli kurulacak çadırlı ol kızım,
Tepeyi bürüyecek mallı ol kızım,
Kayalar, taşlar kadar etli ol kızım,
Sürüler kadar mallı ol kızım.

Eyerlediğin rahvan olsun kızım,
Sahip olduğun gümüş olsun kızım,
Öncü atın yürüyüşlü olsun kızım,
Yürüyenin rahvan olsun kızım.

Ağaçkakan gibi süslü ol kızım,
Keklik gibi eş dostlu ol kızım,
Koşarak dolaşılamayacak ağıllı ol kızım,
Şaşılacak kadar çok mallı ol kızım.

Dünya çiçekleri gibi güzel ol kızım,
ikiz ağacın kozalağı gibi eş dostlu ol kızım,
Ak boğa derisinden mataralı ol kızım,
Ak kayından kepçeli ol kızım.

Yazıya sığmaz yılkılı ol kızım,
Ağıla sığmaz koyunlu ol kızım,
Avlanmayı bilen oğullu ol kızım,
Yumuşak huylu kızlarla ol kızım.

Girip çıkacak halklı ol kızım,
Yağlı ballı yemekli ol kızım,
Yararlı aşlı, yemekli ol kızım,
Yanında bulunacak eş dostlu ol kızım.

Gireni karşıla kızım.
Çıkanı uğurla kızım,
Acıkanı doyur kızım,
Azana merhamet et kızım.

Hesaplı olma kızım,
Kepçeyle yemek pişirme kızım,
Cimri olma kızım,
Kaşıkla yemek koyma kızım.

Yola gidecek atlı ol kızım,
Çadır dikecek oğlanlı ol kızım,
Nakışlarla bezeli elbiseli ol kızım,
İğne tutar kızlı ol kızım.

Rüzgar gelirken barınaklı ol kızım,
Bela gelirken savunmalı ol kızım,
Oturup yaşayacak saraylı ol kızım,
Oddan, ateşten Tanrılı ol kızım.

Atalarına layık ol kızım,
Milletinle gurur duy kızım,
Ova geçerken tozlu ol kızım,
Geçit aşarken mallı ol kızım.

Alkış:
Tuva düğününün bir başka özelliği ise geline alkış tutmaktır. Bu işi yapmak için Askak – Kaday (aksak kadın)’ın çok yaran dokunur. Akrabalardan uygun olan biri “aksak kadın” olarak seçilir. Aksak kadın bir bez içinde yulaf ve elinde
balta taşır. Aksak kadın bezdeki yulafı yerlere saçalayarak ve baltayla da yerlere vurarak yürür. Gelin ise aksak kadının eteğinden tutarak peşinden gider. Aksak kadın balta ve yulafını en son girdiği çadırda bırakır.
Aksak kadın, gelini kayın babası ve kaynanasının evine getirir. Kaynana bir kaseye süt koyarak önce kendi tadına bakar, sonra gelinine verir. Gelini de sütün tadına bakar ve tekrar kaynanasına verir. Bu gelenek gelinle kaynanasının tanışmasını ve yüz açmayı sağlar. Kayın babanın evinde gelin için alkış tutulur. Alkış, duayı kadınlar da erkekler de yapabilir. Bazılan çok güzel dua, alkışta bulunurken, bazılan da bu işte acemidir. Alkışta bulunmak yeni ev kurmuş gençlere çoluk çocuklu, varlıklı, sağlık içinde yaşamasını dilemektir. Tuvalarda alkış olmayan düğün olmaz.

Prof. Dr. Ekrem ARIKOĞLU

Halk edebiyatı ürünü olarak alkışlar; halkın mitolojisini, günlük
hayatını, iyilik ve kötülük hakkındaki duygu ve düşüncelerini, güzellik
ve çirkinlik anlayışlarını, hastalık ve hastalık sebepleri ile bunların
tedavi yöntemlerini, doğa-insan ilişkilerini, gök, yer, atalar kültü gibi
halk bilgisinin çeşitli yönlerini dua ve dilekleri vasıtası ile
yansıtmalarından oluşan ve bazen doğal halleri korunarak bazen de
yeni kültür unsurları ile özdeşleşerek gelecek kuşaklara aktarılan
kültür öğeleridir. Alkış kelimesinin temelini dualar oluşturur. Türk
sözlü kültür unsurları içinde önemli bir yer tutmaktadır. Alkışlar daha
çok bir yakarış şeklinde, kadirşinaslığın göstergesi olarak bir dilekte
bulunma veya yapılan bir iyiliğe karşılık iyilik istemedir. Bunun zıttı ise
beddua (kargış veya ters bata) olarak ifade edilebilir.

Enver KAPAĞAN

Edegey-Altın Bulak-Tuva- Fotoğraf Aşkın Çakır

Edegey-Altın Bulak-Tuva- Fotoğraf Aşkın Çakır


Türk Töresi “Balbal”


Türk Töresi “Sagu”


Türk Töresi “Kımız”


TUVALARIN ESKİ GELENEKLERİ / ÇOCUKLAR

Üç Yaşından On Üç Yaşına Kadar Erkek ve Kız Çocuklarımn
Yapmaması Gereken Şeyler:

Annenin çoluk çocuğunu besleyip büyüttüğü, yetiştirdiği yer çadır imiş. Bebekler
konuşmaya başladığında, çocuklar eşyaların farkına vardığında anneleri
onlan; okşayıp, sevip, besleyip giydirdiği çağda, her şeyden önce neleri yapmaması
gerektiğini onlara anlatırınış. Bu anlatmada doğruluk, sorumluluk ve öğretme
amacı bulunur. Bu öğretilenlerin neler olduğunu örneklerle görelim:
Küçük çocuklar yastık yüzüne değmemelidir. Yastığın içerisinde doğanlann
göbeklerinin saklı olduğu deriden çıkın var.
Küçük çocuklar sandıklann süslemesini bozmamalıdır. Sandığın dışı süslemeli,
güzelolur. İnsanın yüzü de öyle. Çocuklar kap kacaklan kırmamalıdır.
Ateş parçası alarak onunla oynanmaz. Çünkü ateş Tuva insanının Tannsıdır. Besi
hayvanlannın kesildiği yere çocuklar gidemez ve dökülen kanı göremez. Ölünün
bulunduğu yere küçükler gitmezler. Sonsuz uykusuna yatan kişinin yanında
gürültü edilmemelidir. Küçükler başkalanna ait bir şeyi çalamazlar. Çalarlarsa
azap çekerek ölürler. Çocuklar yalan söylememelidir. Yalan söylerlerse büyüdüklerinde
sesleri kısılır. Yalancı kişi kara iftira yayar. Hırsız ve yalancının yolu
birdir, cehenneme gider. Küçükler sigara içemezler. Çocukluğunda sigara içenin
yedi ciğeri çürür. Çocuklar içki içemezler, içerlerse büyüdüklerinde aptal
olurlar. Küçüklüğünde içki içenler yaşlılıkta girecek ev bulamazlar. Çadıra yaşça
büyük olanlar geldiğinde çocuklar saygı ifadesi olarak ayağa kalkmalıdır. Büyüklerini
gördüğünde oturmaya devam eden çocuklar akılsız olurlar. Büyükler
kendi aralannda bir şey konuşuyorsa, küçükler onlann konuşmasını dinlemezler
ve çadınn dışına çıkarlar. Küçüklerin yiyebileceği yiyecekler var, yemeyeceği
yiyecekler var. Bunun gibi dinleyebileceği konuşmalar var, dinlemeyecekleri konuşmalar var. Büyüklerin konuşmasını küçükler bölmezler. Büyüklerinin sözünü
kesen küçüklerin büyüdüklerinde kulakları sağır olur. Küçük çocuklar Şamanın
çadırına gitmezler. Şaman çadırına giderlerse karınları şişer, çünkü; Şamanın
putları kıskançtır ve çabuk öfkelenir. Küçükler büyüklerin önünden geçmez.
Geçerlerse kendileri ihtiyarladığında kimse saygı göstermez. Çocuklar büyükleri
n adını doğrudan söylemezler. Büyüklerin adını söylerlerse boğazları şişer.
Küçükler çadır yanında oynarken, bir yabancı gelse, evin köpeği boynundan
tutularak gelen misafir ağırlanır. Yabancı gelirken saldırmasın diye köpeği boynundan
tutan çocuklar bütün hayatı boyunca eş dost sahibi olur. Büyükler kitçüklere
bir şey uzattığında iki elle birlikte alınır. Tek el uzatılarak alınırsa bütün
hayat boyunca yalnız başına yaşanır. Gebe annenin önünden kitçitkler geçmemelidir.
Geçerlerse kızın ditğünü geç olur. Kitçükler çadırdan uzak bir yerde oynayacaksa
gideceği yeri büyüklerine söylemelidir. Anne ve babasından kaçarak
uzak yerlerde oynayan çocukları, bütün vücudu kara tüylerle kaplı bir kişi alarak
bir kuyunun içine götürür. Küçük çocuğa fincanla içecek sunulduğunda iki
eliyle almalıdır. Bir eliyle alırsa karnı hiçbir zaman doymaz. Küçitkler tabakların
dibini sıyırmaz, sıyırırlarsa aç kalırlar. Küçükler suyun içine hiçbir şey atmamalıdır.
Atarlarsa sidikleri koyulaşır. Küçükler çiçek koparamazlar, koparırlarsa
kulakları kopar. Oğlan çocukları ağabeylerinin sözünü dinlemelidir. Ağabeylerinin
sözünü dinlemezlerse yaramaz insan olurlar. Kız çocukları ablalarına karşılık
vermezler. Ablalarına karşılık veren kız çocukları oynayacak arkadaş bulamazlar.
Eve misafir geldiğinde kitçitkler yaramazlık yapmamalıdır, yaparlarsa
bu geleneklere aykırı olur.

Üç Yaşından On Yedi Yaşına Kadar Kız Çocuklarımn Öğrenmesi
Gereken Şeyler:
Kız çocuğu üç yıl yaşayıp saçları kesildiğinde teyzesinin hediye olarak verdiği
keçinin rengini bilmelidir. Yedi yaşına gelen kız, çadırın içini süpürgeyle temizlemesini
öğrenir. Dokuz yaşına gelince keçi, koyun, inek sağması öğretilir.
Oğlak, kuzu, buzağıyı bir araya getirebilmelidir. On üç yaşına gelen kıza annesi
oyuncak elbisesi diktirir. On üç yaşındaki kız yitn eğirir. On beş yaşında çayı kaynatmasını bilir. On beş yaşındaki kız peynir yapmasını bilir. On altı yaşındaki
kız kesilen besi hayvanlarının içini temizlemeyi öğrenir. On yedi yaşındaki
kız koyun kırkar, on yedi yaşındaki kız yün kabartır, on yedi yaşındaki kız yemeği
bilmelidir. On yedi yaşındaki kız kuzu derisini sepileyip, elbise yapmak
için kendisi biçer, diker, dışını ipek ile süsler. Bu işleri yapabilen kızın annesi
çocuğunun kocaya gittiğinde zorluk çekmeyeceğini bilir. Eski Tuvalar gelin seçip
alırken işçimenliğine, becerikliliğine ve kişilikliliğine önem verirlermiş. Kızın
annesi kocasının ve kendisinin üç göbekten yakın akrabalarını kızına anlatır.
Bunun birinci sebebi ise üç göbekten akrabalar birbirleriyle evlenemezlermiş.

 

 

Üç Yaşından On Yedi Yaşına Kadar Erkek Çocuklarının Öğrenmesi
Gereken Şeyler:
Üç yaşındaki erkek çocuğu dayısının hediye olarak verdiği tayın rengini bilmelidir.
Beş yaşındaki erkek çocuğa babası karaca küpelerinden yapılan kayışı
verir. Çocuk bu kayışla kaçan buzağıyı yakalamasını öğretir. Yedi yaşındaki erkek
çocuk babasının arkadaşı olur. Babası yedi yaşındaki oğlunu boğa başı değer
yere çıkarır. Dokuz yaşındaki erkek çocuk dana üzcrine biner. Dana üzerine
binerek koyun çobanlığı yapar. On üç yaşındaki erkek çocuk başkalarının koyununu
gü derek karnını doyurur ve ailesine yardımda bulunur. On üç yaşındaki oğlan
yarış atına bindirilir. On beş yaşına gelen erkek çocuk yolunan arpayı sapından
ayırarak temizler. Temizlenmiş arpayı değirmende öğütlir. Annesine çay yapacak
odunu kırabilir. Babası on beş yaşındaki oğluna ot, ekin biçecek tırpan ve
orağı alıp verir. Bunun dışında yularlı, dizginli eyeri oğlunaa verir. Oğlan eyerli
ata binerek sürer. On beş yaşındaki erkek çocuk ekini sular, yabancı otlarını
ayıklar. On altı yaşındaki erkek çocuk besi hayvanını kendisi keser, derisini yüzerek
etini temizler. On altı yaşındaki genç babasının izniyle yakınlarda yaşayan
komşulara atıyla yolculuk eder. On yedi yaşındaki erkek çocuk atın kutsal yelesini
kesebilir. On yedi yaşındaki erkek çocuk öküz derisinden yapılan urganı
örer, yuları bağlar. On yedi yaşındaki oğlan dağ aşar, tepe geçer. Kendi kendine
yolculuk yapar. Balık, av avlayıp komşularının et ihtiyacını giderir. On yedi yaşındaki
genç yarış olan yerlere gider. Bayramlarda güreşir, milli oyunları oynar,
erliğini gösterir. Babası oğluna üç göbekten akrabalarını anlatır.

 

 

On Üç Yaşından On Yedi Yaşına Kadar Kız Çocuklarının Düşünınesi
Gereken Şeyler:
Kızların ağzı sağlam olmalı. Halkın arasında gevezelik ederse, leş görmüş
kuzgundan kötü görünür. Kızlar canlı hayvanın canına kıymaz. Kız çocuğu yaratılışından
Tanrıya yakındır. Kızlar eteğini açmamalıdır. Uzun etekli elbise giy- .
melidir. Kız çocuğu yabancı evde yatmamalıdır. Yabancının evinde yatan kızlar
ahmak buzağıya benzer. Kızlar yerden ip, kendir almamalıdır. Alırlarsa do ğurmaları
güç olur. Kızlar mahir olmalıdır, tembel kızların yanına sevecekleri gençler
yaklaşmaz. Kızların gözleri yumuşak bakışlı olmalıdır. Soğuk bakışlı kızlar
yılanın bakışını hatırlatır. Kızlar insanların yedikleri yemeklerin hepsini yapabilmdi.
Yemek yapmasını bilmeyen kızların kocaları evden kaçar. Kızlar yaş çubuk
kırmaz, çiçek yolmaz. Bunları yaparsa çocuklarına merhametsiz olur. Güler
yüzlü kızların yanına sevgililer yığılır, kaba kızların yanına it dahi yaklaşmaz.

 

 

On Üç Yaşından On Yedi Yaşına Kadar Erkek Çocuklarının
Düşünmesi Gereken Şeyler:
Oğlan çocuğunun yiğidi iyidir. Yazın sıcağına, kışın soğuğuna alışık erkek
çocuğu pehlivan olur. Kurt öldüren erkek çocuk avcı olur. Er kişi seyahat etmelidir.
Yola koyulan genç atının yönünü geri çevirmemeHdir. İyi at sahibini zenginleştirir,
yiğit genç halkını ünlendirir. Oğlan yılkı gü der. Oğlan ıssız yerde konaklamaktan
korkarsa, er adını kaybeder. Genç, çadırı kurmasını, sökmesini bilmclidir.
Çadırı kurup sökemeyen genç alaya alınır. Erkek çocuk becerikli olmalı,
eli ağır erkek çocuğu karnını dahi doyuramaz. Oğlanın kolu güçlü olmalı. Bir
çuval zahireyi atının eyerine koyabilmeli. Oğlan çocuğu yola gitmeli. İyi at yolda,
yiğit er at üstünde ölür. Erkek adam merhametli olmalı. Yumruğunu tutan
oğlan, ağzını açan aç kurda benzer. Şarkı söyleyen gencin yanına kızlar yığılır.
Oğlan kişi neşeli olursa, sağlık, sıhhati yerinde olur.

Prof. Dr. Ekrem ARIKOĞLU


TUVALARIN ESKİ GELENEKLERİ / Yere, Suya ve Göğe Karşı Yapılmaması Gerekenler

Tuvalılar göğü atası olarak görmüştür. “Mavi göğüm”, “Ak göğüm”, “Kara
göğüm” diye Tuva insanı göğü kutsayarak yaşamıştır. Bundan başka evrende
dokuz gök var. Bunlara sabahki çay saçılmazsa, mutluluk eksilir. Tuvalılar gökyüzü
hakkında kötü sözü kesinlikle söylemez. Ona sadece tapınır, yalvarır ve saçı
sunar. Eski Tuvaların düşüncesine göre; mavi gök yeryüzündeki her şeyi görür
ve duyar. Dokuz göğün ucunda ak gök var. Orada “azarlar”, “hoorlar” adlı
halk yaşar. O halklardan çıkan Şaman çok güçlüdür ve ateş edilmekle öldürülemez.
Eski Tuvalılar güneşe taparmış. İnsanın sağlıklı olması, tok yaşaması; yeryüzünde
yetişen ağacın, ekinin bol olması aydınlık güneşe bağlıdır. Güneşe doğru
bakarak gevezelik edilmez, tükürülmez, bağrılmaz denir. Güneşe kötü gözle bakanların,
cehenneme gittiğinde dilini keserlermiş.
Ulu Tanrı kuyruğunu salladığında yıldırım çakması; göğsünü hırıldattığında
deprem olurmuş. Yıldırım çaktığında insan at üzerinde gitmez, giderse başına
yıldırım düşer. Eski Tuvarlarda yağmur yağarken, gök gürlerken, yıldırım çakarken
küçük çocuklar dışarı çıkarılmaz ve gürültü yaptırılmazmış.
Tuvalılar aya da tapınırmış. Atalarımız aya bakarak; havanın yumuşak veya
sert olacağını bilirlermiş. Çıkan ayın durumuna bakarak; nasıl bir rüzgar eseceğini,
yağışın kar mı, yağmur mu olacağını, havanın soğuk mu, sıcak mı olacağını
dosdoğru tahmin ederlermiş. Anne babalar öncelikle çocuklarına ayı gösterip
havanın nasıl olacağını öğrettiklerinden, çocuklar havanın açılacağı zamanı bilirlermiş.
Ay tutulduğunda öksüz erkek kişiyi bağırtarak, ayın rızası alınırmış.
Aya tapınılmazsa gecenin geçip geçmeyeceği bilinmezmiş.

Eski Tuvalar yere “kitap” der. Yer ile insanın göbeği birbirine bağlıdır. Eski
devirlerde çadır içinde bebek doğduğunda, bebeğin eşi, çadır içinde kazılan bir
çukura gömülürmüş. Bu gelenek insanla toprağın birbirine bağlılığını gösterirmiş.
Toprak kutsal, toprağı kazmak eşelemek yasaktır. Yerden biten çiçekleri
koparmak da yasaktır. Çiçekle çocuğun ruhu eşittir. Bu yüzden eski Tuvalar çiçekleri
yolmazlarmış. Yer üstündeki dağları, nehirleri, bitkileri eskiden beri korumuş
ve esirgemiştir.
Yemişi olan bitkileri kesmek yasaktır. Siyah frenk üzümü, kızıl frenk üzümü,
yaban mersini, çilek gibi meyveler toplanırken dalları koparılmaz, sadece meyveleri
alınır. Dağ servisini kesmek yasaktır. Kuş kirazı bulunan yerlerdeki ağaçlar
kesilmez.
Orman içinde oturulup ateş yakılan yerden ayrılırken, yakılan ateş söndürülür.
“Ateşten artmaz” şeklindeki atasözü küçük çocuklara aileleri tarafından öğretilir.
Avlanmaya çıkan avcılar, konakladıkları yerden ayrılırken, otağın ateşini
söndürüp, çadırlarının yanını temizleyip, paklayıp ayrılırlar.
Tuzlu yer kutsaldır. Eski Tuvalar tuzu büyük nimetten saymışlardır. Tuzlu
göller ve dağları kutsal kabul ederek bu bölgelere çadırlarını kurmamışlardır.
Doğduğu yerin tuzundan tadan insan soğuktan hastalanmaz derler. Yere düşmüş
bir tutam tuz görüldüğünde üstüne basması da yasaklanmıştır.
Akarsuya bent vurulmaz. Büyüklü küçüklü dağları olan Tuva’ da büyüklü küçüklü
ırmaklar vardır. Sarp dağlardan çıkıp akan küçük derelerde balık pek çoktur.
Bu tür suların önüne bent çekilmez. Irmağın, derenin önüne bent vurmak fakirleşmenin
bir işaretidir. Eski Tuvalar ince dereleri; üzerine tomruklar atarak
geçerlermiş. Daha büyük ırmaklar ise atla veya salla geçilirmiş.
ırmak suyuna çöp dökmek, leş atmak yasakmış.
Dalları birbirine değer iki ağaç birbirinden ayrılmaz. Orman içinde dalları
birbirlerine girmiş iki ağaç yetişmişse; oranın insanlarının birbirleriyle ilişkileri
derin olur derler. Bir kökten birden fazla gövde çıkar ise bu gövdeler kesilmez,
çünkü; bu gövdeler o bölgenin zenginliğine işarettir.
Besi hayvanına otlatılacak yerler ayrılır ve korunur. Tuva kültüründe her türlü
besi hayvanının farklı şekillerde otlatılması vardır. Otlaklar yılın dört mevsimine göre farklılık gösterir. Otlaklara ekin ekilmez, ateş yakılmaz ve civardaki ağaçlar kesilmez. Su olmayan yere ekin ekilmez. Ekin; arklann, kanallann ulaştığı yere ekilir.
Tuvalar eskiden beri arpa, buğday, yulaf yetiştirmişlerdir. Ekin içine giren dişi karaca öldürülmez, ürkütülerek kovalanır.
Prof. Dr. Ekrem ARIKOĞLU

Tuva

Tuva


TUVALARIN ESKİ GELENEKLERİ / Korunması Gereken EvciI Hayvanlar

Korunması Gereken Evcil Hayvanlar

Atın başına vurmak yasaktır. At barış zamanında insanın çevik gölgesi, savaş
zamanında savaşçının güvenilir arkadaşıdır. At, yeryüzünde en yiğit, en güzel,
en faydalı ve en çevik canlıdır. Dağlarda, derelerde geyik hızlı derler, at ondan
daha hızlı. Düzlükte, ovada deve hızlı derler, at ondan daha hızlı. Atın başına
vurmak, atasının başına vurmak demektir. Atının başına kamçı vuran kişi, ömrünün
geri kalanında şeytanların elinden kurtulamaz ve kara cehennemi boylar.
Yeryüzünde yaratılan at insanın en faydalı arkadaşıdır.
Atın başı yere doğru çekilmez. Tuvalılar atının başını ağaç dalına bağlar. Atla
yola gidilirse insanoğlu açlıktan ölmez. Eski Tuvalılar ölen atın başını ağaç
üzerine asarlarmış.Ölen Şamanın cesedi çardağa bırakılırmış. Onların temiz kemikleri
toprağa bulaştırılmaz derler.

Sakatlamnış geyik yere atılmaz. Toju halkının sevgili ve faydalı arkadaşı geyiktir.
Yaralanmış veya ayakları çıkan, kırılan geyikler yere atılmaz. Geyiği yere
atan insan en sevdiği arkadaşını yere atmış gibi olur.
Atın yelesi kesilmez. Tuva insanın ilhamı atının yelesinde saklıdır. Atının yelesini
kesen insanın ruhu sıkılır.
Öküzün başına dizgin vurulmaz. Öküze burunluk takılır, semer vurulur. At
eyerlenir ve dizgin vurulur. Hayvanların eşyaları birbirine vurulup takılırsa, evdeki
mallar kırılır.Dişi deve yavrusundan ayırılamaz. Deveye “üzüntülü mal” denir. Yavrusunun
öldüğü yere üç yıl boyunca gelir ve orada ağlar.
Koç boynuzu atılmaz. Koyunla at sıcak nefesli hayvanlardır. Koçun boynuzu
eşya asmak için askılık yapılır. Böyle yapılırsa insan zenginleşir.
İnek ve keçi soğuk nefesli hayvanlardır. İnek buz üstüne sürülmez, sürülürse
ayaklarını kırar. Tok yaşamak isteniyorsa inek korunup esirgenmelidir.
Kutsal sayılan ata kamçı sa11anmaz. Kutsal boyuna bıçak çekilmez. Kutsal at
ve koyun ahırına bağlı, sahibine karşı müşfiktir. Kutsal at bulunan yılkıdan kulun,
kutsal koyun bulunan sürüden kuzu çalınmaz.


Yak boğası kışın ahıra bağlanmaz. Yaka, “yabani atalı mal” denir. Kışın en
soğuk olduğu günlerde yak boğası dağların başına doğru çıkar. Soğuktan donmaz, kurttan korkmaz. Yabanı hayvan da, yak da, insan da kendilerine uygun
yerlerde yaşamalıdır.
Tuvalılar besi hayvanının bağlandığı yeri baltayla kesmez, ağıl yıkılıp bozulmaz.
Eyerli at ağıl yanında dinlenir. Sürü ahırın içinde huzurludur. Hayvancılık
yapan insan; hayvanların yaşayacağı yeri, otlanacağı yeri, yatacağı ağılını dört
mevsime uygun olarak hazırlar.

Prof. Dr. Ekrem ARIKOĞLU

Tuva Belgesel Film Tanıtım Videosu


TUVALARIN ESKİ GELENEKLERİ / Öldürülmesi Yasak Olan Av Hayvanları, Kuşlar ve Balıklar

Öldürülmesi Yasak Olan Av Hayvanları, Kuşlar ve Balıklar

Tuva yurdunda avcılık en eski tarihten beri devam edip gelmiş. Bizim atalarımız
hayatlarını devam ettirmek, çoluk çocuğunu besleyip büyütmek, yokluk ve
kıtlığa düşmernek için; karadaki av hayvanlarını, kuşları ve balıkları uygun şekilde
avlayıp yemiş. Bütün bu av hayvanlarını gereksiz yere öldürmeyi yasaklayan
gelenekler de var.
Kuş yavruları öldürülmez. Kuşun yavrusu da insan yavrusu gibidir. Merhamet
duygusu insanın küçüklüğünden başlar.
Köstebek deliğinin ağzına zehir koymak yasaktır. Atalarımız, yer altında yaşayan
hayvanların yuvalarının ağzına suyu akıtmazlarmış. Tarla faresi, sıçan, yılan,
porsuk, köstebek delikleri kapatılmaz; çünkü bu saydıklarımız depremi ilk
anlayan hayvanlardır.
İnine giren balıkları öldürmek yasaktır. Balıklar güzün inine giderken, yazın
ininden çıkarken öldürülmez. Balıkların saklandığını suyun durgun yerleri, Tuva
inancında kutsalolarak görülür. Buzların arasında sıkışarak kalmış balıklar da
öldürülmez. Bu türbalıklar yerlerinden alınarak nehrin akan yerlerine bırakılır.
Yavrusu olan kara avları da avlanmaz. Yavrusu olan ceylan, maral Tuva avcılarınca
öldürülmezmiş. Yavrusu bulunan av hayvanı dinlenirken ürkütülmez,uzağından geçip gidilir. Bu hayvanları öldüren kişinin çoluk çocuğu hastalanır.
Eski Tuvalılar av hayvanını, kuşu ve balığı çok korumuştur ve esirgemiştir.


Tuvalılar kartalı nadir olarak öldürür. Kartal tüyleriyle ok atar, Şamanların.börklerini
süsler. Kartalın çevikliği, erkekğin yiğitliğine benzer.
Tuva’nın yüksek ormanıarında ak ayıyla seyrek karşılaşılır. Tuva avcıları ak
ayıyı görünce ateş etmezler. Ak ayı insanın yolunu gösterir, bu yüzden öldürülmez.
Ayının adı da doğrudan söylenmez; çünkü ayı kulağıyla yerde olanları işitir.
Ormanın av hayvanları çok kar yağdığında, aç kurtlardan kaçmak için ağılın
yanına kadar gelir. Bu hayvanlar da öldürülmez.
Kemirgenleri öldürmek yasak. Eski Tuva masallarında; tüm hayvanların canını
kemirgenler korurlar. Gök giirleyip, yağmur yağmaya başlayıp, yıldırım düşeceği
zaman önce kernirgenin haberi olur ve bağırmaya başlayarak diğer hayvanları
haberdar eder. Diğer hayvanlar bu haberi alarak kendilerini korumaya
alırlar.
Eşi olan turnayı öldürmek yasaktır. Günle gece, yerle gök, soğukla sıcak, erkekle
dişi tabiatın dengesidir. Onlar bu şekilde eşleşmiş olmasa hayat olmaz. Eş
turna, eşinden ayrılırsa hayatı boyunca kendine eş bulamadan yaşar.
Ak, kara, kızıl kurdu öldürmek yasaktır. Eskiden Tuva yurdunda ak, kara, kızıl
kurt çokmuş. Onları her gören öldürınüş ve nesIini azaltmış. Kökbörü çoğalarak,
av hayvanlarına ve besi hayvanlarına diişman olmuş. Bu yiizden o öldiiıüliir.
Kızıl kurt gören insan çocuk toyuyla karşılaşır. Ak kurt gören insan uzun yola
gider. Kara kurt gören insan matara ağzı açar (içki içer) derler.Yaşlı yaban keçisini öldürmek yasaktır. Yaban keçisi sarp kayalarda yaşar.
Yaşlandığında durmadan yatıp dinlenir. Genç yaban keçisi avcı gördüğünde sarp
kayalar arasında kaybolur gider. Yaşlısı kaçamaz. Buna rağmen çukurluk alanlarda
değil de dağın yüksekliklerinde yaşayarak yurdundan ayrılmaz.
Guguk kuşunu öldürmek yasaktır. Tuva’da guguk kuşuna “ıraajı” (şarkıcı
kuş) derler. Çiçekler açıp, melez ağaçları kozalaklandığında, guguk kuşu muhteşem
yazı seHimlar. Guguk kuşunun öttüğü yerde süt fazla, çocuklar şarkılı türkülü
olur.

Prof. Dr. Ekrem ARIKOĞLU

Tuva Belgesel Film Tanıtım Videosu


TUVALARIN ESKİ GELENEKLERİ / İNSAN HAYATI

İNSAN HAYATI
Eski Tuvaların İnsan Hayatını Bölümlere Ayırması

Eski Tuva1ann insan ömrünü çeşitli bölümlere ayırması, onların asırlarca konar
göçer olarak yaşamasının getirdiği geleneklere dayanır. Avlanmak, besi hayvanı
beslemek ve ekin ekmek Tuvalılann eskiden beri gelen, bu yüzden insanlara
küçüklüğünden öğretilmesi gereken geleneklerdendir.
Eski Tuvalar insan ömrünü Yedigir’ e benzetir. “Geceki gök yüzünde Yedigir
bazen kaybolup bazen görünse de, onlar yedi sayısını yitirmez.” diye halk arasında
bir söz var. Tuvalar insan hayatını yedi bölüme ayırmışlar:

Tuva  - Fotoğraf: Sevian I. Weinstein

Tuva – Fotoğraf: Sevian I. Weinstein

Birincisi: Bebeklik çağı. Bir yaşından üç yaşa kadardır. Üç yaşına kadar bebeği
acıktırmamalı, üşütmemeli, korkutmamalı ve annesinden ayırmamalı.

İkincisi: Çocukluk. Üç yaşından on beş yaşa kadar olan dönem. Beş yaşındaki
kızlar keçiyi sağabilmeli, beş yaşındaki erkek çocuklar oğlak ve kuzuları otlatabilmeli.
On dört yaşındaki erkek çocuklar hayvanları kesebilmeli, derisini
yüzüp, etini kemiğinden ayırabilmeli. On yaşındaki kız çocukları kesilen malların
içini temizleyebilmeli.

Üçüncüsü: Gençler. On altı yaşından yirmi dokuz yaşına kadar ki hayatı içine
alır. Bu çağda insanlar evlenirler. Çoluk çocuk sahibi olurlar ve kendi hayatlarını
kurarlar.

Dördüncüsü: Orta yaş. Otuz yaşından kırk beş yaşına kadar olan insanlar bu
gruptandır. Bu çağdaki insanlar düğün olan yerlere gidebilir. İki kadeh içki içebilir.
Dua eder. Uzak yerlere gidebilir.

Beşincisi: Büyükler. Kırk altı yaşından altmış bir yaşa kadar olan insanlar bu
gruba girer. Bu çağdaki insanlara Tuva geleneğinde aklı başında, tecrübeli insanlar
denir.

Altıncısı: İhtiyarlar. Altmış bir yaşından seksen bir yaşına kadar olan insanlar
bu gruba girer. Meleklerin misafir olarak gelnıesini geçiştirerek yaşayan, hayatın
zorluklarını atlatarak ayakta kalmayı başarmış kişilerdir.

Yedincisi: Dermansızlık dönemi. Seksen bir yaşından ölene kadar olan zamanı
içine alır. Bu çağdakiler akrabalar için de, uzak kişiler için de saygıda kusur
edilmemesi gereken insanlar olarak görülür.

İnsanın yapması veya yapmaması gereken şeyler hayatının bu yedi bölümü-
ne göre düzenlenmiştir. Tuva insanının yedi bölünılük hayatının her devresinde
Yedigir yıldızı onu gözetlemektedir. Bu yüzden Yedigir’ e yalvarır, yakarır.
Hemçik halkı şu şekilde şarkı söylemektedir.

Çerivistin urugları
Çetçe-dir be, mendi-bir be,
Çedi-sıldıs Dolaan Burgan
Örü-dür be, Kudu-dur be.

Yurdumuzun çocukları
Yeterli mi, sağlıkIı mı?
Yedi yildız Dolaan Tanrı
Yukarda mı, aşağıda mı?

İnsan Kalbi Kırılmaz
Eski Tuvalar anneyi “Tanrı” olarak görmüşler. Aydınlık yeryüzünde anne kadar
merhametli canlı yok. “Annesinin kalbini kıran evlat, girecek yer bulamaz.”
diye atasözü var. Oğul da, kız evlat da annesinin adını doğrudan söylemez. Ayrıca,
yaşlıların ve saygıdeğer insanların adı da doğrudan söylenmez. Adın yanı­
na bir yumuşatma veya saygı ifadesi olan söz eklenir.
Bebeğin salıncağı itina ile korunur. O, yere düşürülmez, düşürülürse çocuğun
ruhu çekilir. Gerçekte ise salıncak insanın doğduktan sonra ilk yuvasıdır. Bu
yüzden eski Tuvalar salıncağı kıymetli bir eşya olarak görmüşler ve onu bozup
kırmamışlardır.
Ölünün bulunduğu çadıra çocuklar gidemez. Ölen insanı gömerken gürültü
çıkarılmaz, bir şey yiyip içilmez. Yas tutan insanların yanına gidilirken sigara
alınır ve yastaki insanlarla birlikte içilir. Birisinin öldüğü yerde esrik görülen ki-
şilere “şeytan çocuğu” denir ve kötülenir. Ölen insanın adını doğrudan anmak tamamıyla
yasaktır.
Eski Tuvalar çocuk ruhunu oyuncakla bir görmüşlerdir. Bu yüzden oyuncaklar
kırılmamalı ve onunla alayedilmemelidir. Oyuncak bebekler elbisesiz olmamalıdır.

Çocuklar ve gençler, büyüklerle söz yarıştıramazlar. Çadırın yanında ıslık çalamazlar.
Şeytanın kulağı çok keskindir. Bu yüzden önce ıslık olan yere gelir.
Evin yanında çağırıp bağırma bütünüyle yasaktır.
Kavga, dövüş olan yerlerde kara bela vardır. Bebeklerin, çocukların, gençlerin
kavga olan yere varmaları yasaktır. Kötü sözün olduğu yerin yakınından bile
geçmemelidir. Şamanın sundurmasının yanına; bebekler, çocuklar, gençler ve
büyükler varamazlar. Şamanın sundurması bozulmaz. Çünkü Şamanın bedduası
sundurmasını bozan kişiyi etkiler ve o kişi ölür. O kişinin akrabalarına da zarar
gelir.
Eski Tuva geleneklerinde içki içmek yasakmış. İçkiye saygı içeceği denirmiş
ve kutlama olan yerde, saygıdeğer kişilerin geldiği durumlarda sadece iki kadeh
içilirmiş. Hiç içmeyenleri de kimse kınamazmış. Kocaya varmayan kız, kadın almayan
erkek ise kesinlikle içki içmezmiş. Erkekler ancak otuz yedi yaşından sonra, kadınlar kırk dokuz yaşından sonra içki içebilirlermiş. Bu içki de ancak
iki kadeh olabilirmiş. Sarhoş oluncaya kadar içki içenlere “mirit” (budala) derlermiş
ve bu tür kişiler; düğünlere ve kutlamalara davet edilmezmiş.
Sıradan kişiler Şamanları taklit edemezlermiş. Sıradan bir insanın göremedi-
ğini Şaman görür, duyamadığını duyar derler. Eğer birisi Şamanı taklit ederse, o
Şamanın putları o kişiyi öldürür, ocağını kurutur. Sıradan insan lamaları da taklit
edemez.
Başka kişilerin elbisesi giyilmez, etine sahip olunmaz ve malı çalınnıaz. İnsanoğlu
gazaplıdır ve bedduası tutar. Sahibi orada olmayan bir çadır içinde kuzu
derisinden elbise durur ve kimse ona el uzatmaz. Heybe içinde içki dolu matara
durur, onu kimse kımıldatmaz. Yakın yerde sahipsiz inek geceler, onu kimse
çalmaz. Tuva geleneğinde hırsızlık bütünüyle yasaktır.

Prof. Dr. Ekrem ARIKOĞLU


KÜLTÜREL MiRAS OLARAK TUVA MÜZİĞİ

Tuvalar Güney Sibirya’da, Köktürk metinlerinde “Kögmen Yış” olarak geçen, bugünkü Sayan dağları ile güneydeki Tannu Uula dağları arasındaki geniş vadide yaşayan, Moğollar, Hakaslar, Altaylarla komşu olan Türk topluluğudur. Ülkeleri, Yakutistan kadar olmasa da kışları oldukça soğuktur.Tuvalıların yeryüzündeki sayıları üç yüz bin civarındadır. Ülkelerinin genişliği 170.500 km2 dir. Ülkelerinde çoğunlukla hayvancılık yaparak geçimlerini sağlarlar.
Her toplumun kendine ait değerleri olduğu gibi Tuvalıların da başka toplumların dikkatini çeken, kendilerine has özellikleri vardır. Tuvalılar tarihin bilinen zamanlarından beri bugünkü bulundukları bölgede yaşamaktadırlar. Dolayısıyla tarihin çeşitli dönemlerinde başka yurtlara göçen Türk topluluklarının yaşadıkları kültürel değişmeleri onlar kadar yoğun yaşamamışlardır. 20. Yüzyıla kadar idaresinde bulundukları Moğollar aracılığıyla Tibet Budizmini kabul etmişlerdir. 20. Yüzyılda uzun zaman idaresinde kaldıkları Rusya’dan teknoloji ve kültürel alanda yoğun bir şekilde etkilenmişlerdir.
Bunlara rağmen Türk toplulukları içerisinde eski kültürel değerlerini en iyi koruyanlardan biri Tuvalardır dersek yanılmış olmayız.Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla bazı Türk toplulukları bağımsızlıklarını kazanırken, Rusya Federasyonu içerisinde kalanlar ise nispeten özlerine dönme çabalarını yoğunlaştırır. Tuva’da da Budizmin ve Kamlık inancının değerlerine yeniden dönüş başlar. Millî kültürün öne çıkarılan değerleri sadece din değildir elbette. Dil, edebiyat, sanat alanında da canlanmalar görülür. Bu canlanma görülen alanların başında Tuvalı müzisyenlerin kendine has yorumlarıyla batının, özellikle Amerika’nın müzik yorumcu ve araştırıcılarının dikkatini çekmeleri, Tuva’yı dünyaya tanıtan en önemli araçlardan biri olur.

Tuva Bayrağı

Tuva Bayrağı

 

 

TUVA MÜZİĞİ

Tuva insanının en önemli özelliği yaşadığı tabiatla bütünleşmesidir. Zor Sibirya şartlarında insanoğlunun varlığını sürdürebilmesi tabiatla uyum içinde olmasıyla mümkündür. Tabiatla uyum içerisinde olmak onun şartlarına uyum göstermekle olabilir. Bu uyumu gösterebilmek için tabiat, çevredeki bitkiler, hayvanlar, onların hangi durumlarda nasıl tepki gösterdikleri iyi bilinmelidir.
Binlerce yıldır bir parçası olduğu coğrafyayla bütünleşen Tuvalıların kültürlerinin her alanında bunun izleri görülür. Dağların, suların, ormanların sahipleri (iyeleri) vardır. Dağdaki, ormandaki her canlı bir değer taşır. Toplum bu değeri anlayıp yorumladıkça yukarıda bahsettiğimiz yaşama kolaylığı sağlanmış olur.Tuvalılar, hemen her toplulukta olduğu gibi, sevinçlerini, sevgilerini, hüzünlerini ırlar yoluyla dile getirirler. Ir Tuvalıların genel halk kültürü içerindeki Türküleridir denilebilir. Irların bir çeşidi olan kojamıktar Tuva toplumundaki insanların Türkü yoluyla birbirleriyle atıştıkları türün adıdır. Kojamık kızlı oğlanlı grupların birbirleriyle atışmaları için kullanıldığı gibi, herhangi iki farklı yerleşim yerinden insanların birbirlerini yermek veya övmek için de kullandıkları bir türdür. Irlar genel halk tarafından gündelik hayatta, her yerde ve her zaman söylenegelen müziklerdir. Bu türün klasik olanları olduğu gibi, gençler arasında her an popüler olup kısa sürede unutulan pop tarzı da yaygındır.Fakat bizim burada bahsedeceğimiz Höömey genel adıyla bilinen, Sibirya toplulukları ve Moğolistan’da da yaygın olarak kullanılan gırtlak ezgileridir. Bu tarz batılılar tarafından Throat Singing veya Overtone Singing olarak adlandırılır. Höömey müziği bir enstrüman eşliğinde söylenebildiği gibi enstrüman olmadan da söylenebilir. Pek çok çeşidi bulunan höömeyin temel özelliği daha çok gırtlaktan aynı anda birden farklı sesin bir ritim esasında çıkarılabilmesidir.Gırtlak şarkıcısı, öyle bir ses yaratır ki, bu herhangi bir sıradan konuşurun veya şarkıcının sesine benzemeyen, aynı anda iki farklı sesin harmonisini oluşturan bir şelale uyumundadır (Edgerton, 1999:80). Tuvaca höömey kelimesi Moğol kökenli khoomey’den gelir ve anlamı “gırtlak”tır. Tuvalıların inancına göre ilk müzikler tabiatta suyun sesinden, rüzgârın hışırtısından, tabiattaki canlıların seslerinden doğmuştur. Tabiattaki her varlığın bir iyesi vardır ve bu iyelerin ruhları kendilerince tınılar, sesler çıkarırlar. İşte bütün bunlar müziğin çıkış noktalarıdır. Tuva’da günümüzde de yaygın olarak yaşayan kamlık (şaman) inancına göre göklerde ve yerde var olan her nesnenin ruhu vardır. Kam bu ruhlarla irtibata geçme yeteneği olan kimsedir. Dolayısıyla kam her canlının, her nesnenin çıkardığı sesi taklit eder. Çoğu tabiatın içinde çobanlık yapan Tuva insanı da içinde bulunduğu, sesini işittiği tabiat içindeki canlı ve nesnelerin bu seslerini taklit etme yeteneği geliştirir. İşte bahsettiğimiz höömey müziğinin kökleri Tuva insanının çevresiyle kurduğu bu ilişkiyle bağlantılıdır.

Kongar-ool Ondar

Kongar-ool Ondar

Tuva müziğiyle ilgili araştırmaların tarihi 19. Asra uzanır. 1944 yılında Tuva Dil, Tarih ve Kültür Araştırmaları Merkezinin kurulmasıyla bu araştırmalar yoğunlaşır. Fakat Tuva müziğinin batılılar tarafından keşfi Sovyetler Birliğinin çökmesinden sonra olmuştur. Özellikle Amerikan caz müzik sanatçısı Paul Pena 1984 yılında başlayan Tuva gırtlak müziğine olan ilgisiyle 1993 yılında San Fransisko’da Tuva sanatçısı Kongar-ool Ondar’la konser verir. Kongar-ool’un davetiyle 1995 yılında Tuva’ya gelerek II. Uluslararası Höömey festivalinde Kargıraa söyler. Söylediği şarkı izleyiciler tarafından birinci seçilir. Pena’nın bu yolculuğuyla ilgili çekilen “Genghis Blues” belgesel dalında Nobele aday gösterilir.

 

 

Tuva Cumhuriyeti Hükümeti 31 Ocak 1993 tarihinde, “Uluslararası Höömey Merkezi” kurdu. Bu merkezin amacı höömeyin teorik ve pratik sorunlarını geniş bir yelpazede çalışmalar yaparak araştırmaktır. Merkez aynı zamanda etnografya, tarih, Şamanizm konularıyla ilgili araştırma yapacaktır. Uluslararası Höömey Merkezinin amaçları arasında; Höömeyin korunması ve geleneksel kültürün geliştirilmesi; höömey konulu bilimsel araştırma organizasyonu yapma; bir kayıtlar arşivi oluşturma; uluslararası müzik yarışmalarında katılım, höömey için dünya halkları arasında konferanslar ve festivaller organizasyonları yapma. Uluslarası Höömey Merkezi 6. Uluslararası toplantısını 2013’ün temmuz ayında gerçekleştirdi.Höömeyin pek çok türü vardır. Kargıraa, sıgıt, borbannadır, ezengileer en yaygın türlerdir. Kargıraa: Taklidi bir kelimedir ve boğazdan hırıltılı ses çıkarmak anlamına gelir. Dağ ve bozkır kargıraaları olmak üzere iki temel türü vardır. Boğazdan şarkı söyleme geleneğinin en yaygın türüdür.Gırtlakta ses perdeleri rahat kullanılır. Dağ kargıraası perdesinde stilleri düşüktür ve çoğu zaman burun etkileri içerir, bu bazen homurdanma sesi gibi gelir. Bozkır kargıraasında genellikle boğaz daha gergindir ve daha yüksek bir eğimde söylenir.

Sıgıt: Kelime anlamı “ıslık” demektir. Güçlü, delici, fülütünküne benzer bir ses çıkar.
Borbaŋnadır: hareket ettirmek, oynatmak, yuvarlamak, koşturmak. Kuşların cıvıldaşması, derenin şırıldaması gibi. Sesler alçalıp yükselerek bir harmoni oluşturur.
Ezeŋgileer: Üzengiye bindirmek. Atın yürüyüş şekillerinin yükselip alçalarak taklit edildiği höömey türüdür.

1.Dumçuktaar – doğaçlama; Seslerin burundan doğaçlama olarak çıkarılmasıyla yapılır.
2.Uyangılaar – şefkatli ağlamaklı şarkı ruhu sürüm; yumuşak tonda, alçalan sesle elde edilir.
3.Damıraktaar – derenin taklit; su akışının taklidi yapılır.
4.Sirleŋnedir – sarsıcı; titreme seslerinin çıkarılması.
5. Hörekteer: sesi göğüsten çıkarmak.

Tabiattaki seslerin yansıtılması tarzında başka türleri de bulunan höömey tarzı ve çeşitleri her geçen gün artmaktadır. Normalde kadınların bu tarzda müzik icrası toplum tarafından yadırganırken, son zamanlarda geçler arasında bu tarz müziği yapanlar vardır. Bugün Tuva’da yaklaşık bin beş yüz kadar höömey sanatçısı bulumaktadır, bunlardan otuz kadarı kadındır. Höömey iki, üç, dört telli müzik aletleri ve vurmalı enstrümanlar eşliğinde icra edilir.

Prof. Dr. Ekrem ARIKOĞLU

Huun Huur Tu Kaliforniya Konseri


TUVA KAMLARI

 

Tuvaları diğer Türk topluluklarından ayıran en belirgin özellikleri
Budist-Lamaist oluşlarıdır. Budizm Tuva’ya 13-14. yüzyıllarda gelmiş fakat
yaygınlaşması XVIII. yüzyılın ilk yarısından itibaren olmuştur. Tuva’da
Budizm inancı kabul edilmekle birlikte, kamlık inancı da ortadan kalkmamış,
iki inanış birlikte yaşanmış ve yaşanmaya devam etmektedir. Budizm-lamaizm
ile kamlık arasındaki temel farklılıklar şu şekilde sıralanabilir: 1. Budizmde
sadece erkekler lama olabilirler. Oysa kamlıkta kadınlar da kam olabilir. Hatta
bazı kadın kamların erkeklerden daha güçlü olduğuna inanılır. 2.Budizm
kitaba dayanır, lamalar Budizm kitaplarından bölümler okuyarak mesleklerini
icra ederler. Kamların yazılı kaynakları yoktur. Tefiyle, tokmağıyla o anda
aklına gelen alkışlarını söyleyerek kamlık ederler. 3.Lamalar Buda’ya dua
ederler. Kamların çeşitli eerenleri vardır. Eerenler kamın ruhlarla bağlantı
kurmalarına yardımcı öğelerdir. Kamın tefinden giyimine, elbisesinin
üzerindeki yılanlara, kuş tüylerine, halkalara varıncaya kadar hepsi kamın
yardımcılarıdır. Her kamın irtibat kurduğu ruhlar ve bu ruhların güçleri de farklı
olduğundan, her kamın tedavi edeceği hastalık türleri de farklılık gösterir. İyi
bir kam kendinin tedavi edemeyeceği bir hastayı, o konuda uzman olduğunu
düşündüğü farklı bir kama gönderir.

Budizm-lamaizm ve kamlık inancının bu farklı yönleri bulunmasına
karşılık, içinde yaşadığımız tabiata saygılı olarak, onunla uyum içerisinde
yaşama felsefesi her iki inanç sisteminde de ortak özelliktir ve bir arada
yaşamalarını sağlar.
1928 yılında Tuva’da 3500 lama vardı. (Aynı tarihte Tuva’nın nüfusu 65
bin kadardı.) Çünkü her aile erkek çocuklarından birinin lama olmasını
istiyordu. Aynı şekilde 1920’li yılların başında 20 tane hüree (Budist tapınağı)
bulunuyordu. 30’lu yılların başında bu tapınakların ve lamaların sayısı hızla
azaldı. 1931 yılında Tuva’da 787 lama ve 725 kam kalmıştı. Bu kamların
yarıya yakını kadındı. (Fridman, 2003, s.181) Özellikle 1930’lu yıllarda
lamaların ve kamların faaliyetleri yasaklanmış bu yasaklara uymayanlar ağır
şekilde cezalandırılmıştır. 1944 yılına gelindiğinde Tuva’da hiç lama kalmamış,
kamlar açık bir şekilde mesleklerini icra edemez olmuşlardır. Bu durum
SSCB’nin dağılmasına kadar devam etmiştir. Sovyetler Birliğinin çöküşüyle
Tuva’nın başkenti Kızıl’da ve Kızıldağ kasabalarında hüreeler açılmış ve
buralarda lamalar çalışmaya başlamışlardır. Aynı şekilde kamlar da etnograf ve
yazar Monguş Kenin Lopsan önderliğinde bir dernek kurmuşlar, başkentte
Düngür (kam tefi) adını verdikleri bir tedavi merkezi açmışlardır. O zamandan
beri iki inanç sistemi de yaygınlaşarak varlıklarını devam ettirmektedir.
Bizde yaygın olarak kullanılan şaman kelimesi Tuva’da ve Sibirya’nın
diğer Türk topluluklarında kullanılmaz. (Şaman kelimesinin kökeni hakkında
bak. Günay,Güngör s.137-142) Bunun yerine “kam” kelimesinden gelen “ham”
kelimesi kullanılır. Kamların yaptığı iş ise hamnaar “şamanlık etmek” fiiliyle
karşılanır.
“Tuva’da uygulandığı biçimiyle Şamanizm, insanları şaman aracılığıyla
yukarı ve aşağı dünyanın ruhlarına bağlayan bir inanç sistemidir. Şaman vecd
haline (hipnoz durumu da denir) geçiş sayesinde atalarının ve doğanın
ruhlarıyla konuşarak kehanette bulunabilen ve geleceği tahmin edebilen,
ruhlarını kaybetmiş ya da hastalıktan ıstırap çeken kişileri iyileştiren ve
topluluğun sağlığı için ayinler yapan dinsel uygulayıcıdır. (Fridman, 2003,
s.182)
Kamların erginlenmesi tabirini , “inisiyasyon” kelimesi karşılığı
kullanıyoruz. Bu normal insanların normal, sıradan olmaktan çıkıp kam olma
yolunda adım atmaları, kamlık yoluna girmeleri anlamına gelmektedir. Bu
adım bazen kalıtım yoluyla anne karnında atılırken, bazen yetişkin, normal bir
insanın ıssız bir ormanda uyku sırasında cinlere çarpılıp kam özellikleri
kazanması şeklinde olabilmektedir. Tuva kamlarında kam özelliği kazanma
yolları şu şekilde sıralanabilir
1.Kalıtım Yoluyla kam olanlar (Izıguur salgaan hamnar). 2.Gök
kökenli kamlar. (Deer uktug hamnar) 3.Yer, su iyelerinden kamlar. (Çer, sug
eezinden hamnaan hamnar) 4. Aza soyundan kamlar. (Aza uktug hamnar)
5.Albıs soyundan kamlar. (Albıs uktug hamnar) (Lopsan, 1992, s.4)
Kamlar kamlık kökenlerini sanatlarını icra ederken dile getirirler. Bu daha
çok törenin başladığı sırada, kamın kendisini tanıtması sırasında olur. Kam
kökeninin gücünü belirtirken, kendilerine seslendiği ruhlara daha inandırıcı
gelmekte, onların sözünü niçin yerine getirmeleri gerektiğini belirten
açıklamalar yapmaktadır.

Tıva - Arınma ayini

Tıva – Arınma ayini

 

1.Kalıtım Yoluyla kam olanlar (Izıguur salgaan hamnar).
Büyük Türkolog W.Radloff Sibirya’da yaptığı gözlemlere dayanarak
kalıtım yoluyla kamların erginlenmesini çok güzel şekilde tarif eder. “Şamanlık
bilgisi ırsîdir ve babadan oğla intikal eder… Cetlerin kuvvetiyle şaman olarak
tespit edilen şahıs, azalarında birdenbire bir gevşeklik hisseder, bu hal şiddetli
bir titreme ile kendini gösterir. Onda kuvvetli bir gayri tabii esneme başlar,
göğsünde ağır bir tazyik hisseder, birdenbire şiddetli seslerle bağırma ihtiyacı
duyar, sıtmalı gibi titrer, gözleri şiddetle döner, birdenbire yerinden sıçrayarak
deli gibi etrafında dönmeye başlar, nihayet ter içerisinde yere yuvarlanır ve
saralı çırpınmalarla kramp içerisinde kıvranır. Azaları bir şey duymaz, eline ne
geçerse yakalar ve yutmaya bakar… Şamanlığa tayin edilen kişi cetlerin
arzusuna karşı gelir ve Şamanlık yapmak istemezse korkunç ıstıraplara katlanır
veya azgın bir şekilde delirerek kısa zamanda kendisine kıyar veya hastalığının
artmasından ölür.” (Radloff, 1994, s.19)
Günümüz Tuva kadın kamlarının en ünlüsü olan Ay Çürek’in öyküsü de
şöyledir: Ay Çürek’in doğduğu gün çok kötü bir fırtına varmış. Ay Çürek’in ilk
ağlaması duyulduğunda fırtına birdenbire dinmiş ve bulutların arkasından ay
görünmüş. Bu yüzden ailesi ona Ay Çürek (Ay Yürek) adını vermiş. Ay
Çürek’in annesi kammış ve onun yetenekleri Ay Çürek’e geçmiş. Çocuk
yaşlarda ruhlarla bağlantı kurmaya başlamış. Sık sık hastalanıyormuş. Ailesi
onu pek çok kez psikologa götürmüş ise de derdine çare bulunamamış. İlk
çocuğunu doğurduktan sonra sağlığı daha iyiye gitmiş. 1993 yılında katıldığı
kamlar toplantısında Kamlar derneğinin başkanı M.Kenin Lopsan tarafından
yeteneği keşfedilmiş. Bu sırada otuz yaşındaymış ve o zamandan beri kamlık
yapıyormuş. Her geçen gün kamlık yeteneği artmış, yeteneğiyle birlikte şöhreti
de. İtalya’da bir büro açmış. Orada Tuva kamlık geleneğini batılılara tanıtmaya
çalışıyormuş. (Deusen, 2000)
Kalıtım yoluyla kam olduklarını kamlar alkışlarında dile getiriyorlar. Bu
alkışlarda bazen doğrudan kamlık alınan kişiden bahsedilirken, bazen kamlar
yedi atadan beri kamlık genlerini taşıdıklarını gururla söylüyorlar. İşte bu
alkışlardan bazı bölümler:

Erkek kamın kam kökenine alkışı:
Çedi çılın çevegletken Yedi yılda cenazesi bekletilen
Çerniŋ sugnuŋ eezi bolgan Yerin, suyun iyesi
Ham-na adam hamı düşken Kam babamdan tevarüs eden
Karaŋ körnür oğlu boor men. Gaybı görenin oğluyum ben.
Kadın kamın kam kökenine alkışı:
Kara çerge düjerimde Kara yere düşerken
Hannıg hinim kestirerimde Kanlı göbeğim kesilirken,
Ham-na avam hamı düşken Kam annemden tevarüs eden
Hamnaar bolgan urug boor men Kamlık edecek olan kızım ben.

2.Gökten kamlayanlar. (Deer uktug hamnar)
Sibirya Türk topluluklarında göğün çeşitli katlardan oluştuğu inancı
yaygındır. Tuva inancına göre gök dokuz katlıdır. Dokuz kat göğün en üst
katında Hayırakan (Kayra Kan) yaşar. Yedinci katta ise Hayrakan’ın
yardımcıları, göklerin halklarından olan Azarlar ve Hoorlar olarak adlandırılan
topluluklar vardır. Bazı kamlar kamlık yeteneklerini bu gökyüzündeki
topluluklardan almaktadır. Hastaları tedavi ederken kendi köklerinden
olduklarına inandıkları bu toplulukları yardıma çağırırlar.

Övür Bölgesinden Torgalıglı Kamın Gök kökenli olduğunu anlatan alkışı:
Aarıgga açılıg men Hastalığa iyi gelirim
Çovulaŋga çozulug men. Sancılardan kurtarırım.
Kırlıg çılan Sert yılan (eren)
Kımçılıg men Kamçılıyım
Argalıg albıs Kurnaz cin
Aybıçılıg men Yardımcılıyım.
Çaar derden surgamçılıg men. Yağışlı gökten eğiticiliyim.
Çayaan derden ızıguurlug men. Yaratıcı gökten soyluyum.
(Lopsan, 1992, s.19)

Gök kökenli kamın karaciğer hastalığına alkışı
Doŋga başka Kap kacakta
Dolganmaŋar Dolaşmayın
Tos-la deerje Dokuz göğe
Dalajıŋar Acele edin
Çee-çeeŋer. Haydi, haydin
Çee-çeeŋer. Haydi, haydin
Kara baarga Karaciğere
Handıvaŋar. Kanmayın
Kara deerje Kara göğe
Kazırgılaar! Kasırga gibi!
Çee-çeeŋer. Haydi, haydin.
Çee-çeeŋer. Haydi, haydin.
(Lopsan, 1992, s.11)

3.Yer, su iyelerinden. (Çer, sug eezinden hamnaan hamnar)
Tuvaların inancına göre yer, dağ, aşıtlar, şifalı sular, kam ağaçların
iyeleri (sahipleri) vardır. Bu sahiplerin kızdırılmaması, onlara saygı gösterilip
dua edilmesi gerekir. Bu iyelerle iyi geçinilerek tabiatın insana sunduğu yararlı
ürünleri artırılması sağlanabilir.
Çerniŋ çive çerge çoruur. Yerin sahibi yerde olur.
Sugnuŋ çive sugga çoruur. Suyun sahibi suda olur.
Adırılbayn turar bolza Ayrılmadan durulursa
Ançıg aksın körgüzeveer. Kötü yanını gösterir.
Hoorulbayn turar bozla, Kımıldamadan durulursa,
Konçug aksın körgüzeveer. Kötü huyunu gösterir.
Ernim-bile düjürbedim. Dudağımla düşürmedim.
Edeem-bile çelbivedim. Eteğimle silkelemedim.
Eldep eren çive kılbaŋar. Tuhaf şeyler yapmayın
E’tten ırap emirliger. Etten uzaklaşıp ayrılın.
Söökten ırap domurlugar Kemikten uzaklaşıp kaçın
Çövün bodap bojuulagar. İyiyi düşünüp çözümleyin.
Bagın söglep baglaşpayn. Kötüyü söyleyip bağlanmayın
Bajın, barın aartpayn Başını, bağrını ağrıtmadan
Baglaaşkanın koşkadıŋar Bağlananı çözün
Doŋnaaşkanın adırıgar. Birleşeni ayırın
(Lopsan, 1992, s.30)

Çinçi, şuru daştıg hemner eeleri! İnci boncuk taşlı ırmakların iyeleri
Çitkennerim dileeliŋer, suraalıŋar. Kayıplarımı arayalım, soralım
Aldın, möŋgün daştıg hemner eeleri! Altın, gümüş taşlı ırmakların
iyeleri
Aarıglıgnı ajaap körel, çedip kelem. Hastaları koruyalım haydi gelin.
Artış, şaanak çıdı dolgan bedik taygam! Ardıç kokusu dolan yüksek
taygam
Arjaan sugnuŋ üner dözü ulug sınım, Kaplıca suyunun kaynağı
yüksek
dağım
Ajı-töldüŋ amı-tının alır deeştiŋ, Çoluk çocuğun canını kurtarmak
için
Artış şaanak, agı, kaŋgı kıpsıp tur men. Ardıç, pelin yakıyorum.
(Lopsan, 1992, s.29)

4. Aza ve Buk soyundan. (Aza uktug hamnar)
Azalar ıssız yerlerde, eski yurt ve obalarda, nehir kıyılarında, çukur
yerlerin ağzında bulunur. Daha çok akşam kızıllığında ortaya çıkarlar. Bazen
sadece sesleri duyulur. Çoğunlukla insan kılığındadırlar. Bunun dışında köpek,
kuş, yabanî hayvan kılığında da olabilirler.
Azaya benzeyen diğer bir ruh da buk’tur. İnsanların daha önce yaşadığı
ve halen yaşamakta oldukları çadırlarda görülürler. İşkence görmüş insan
tipindedir. Ortaya çıktığı yerde kötü kalpli insanın bulunduğuna inanılır.
Korkutucu ve zehirlidir. Bu yüzden buk’la karşılaşan insan hastalanabilir. Bu
durumda kam çağrılmalıdır. Buklu yerlerden atla geçilirse at hareket edemez
olur. Atı yeniden hareket ettirmek için atın dört tabanının bastığı yerin
çevresindeki toprak bıçakla kesilir gibi çizilmelidir.

Aza soyundan kamın azalara alkışı:
Azalarım! Çetkerlerim! Cinlerim! Şeytanlarım!
Aray-la beer, şala-la beer, Biraz buraya, azıcık buraya,
Aştan- çemden çip-le algaş Aştan yemekten yiyerek,
Aalıŋarje çanıptıŋar. Obanıza dönüverin.
Aarıg kiji bodun sadıp, Hasta kişi kendini satıp
Aksı-barılga tudup olur. Ücretini ödüyor.
Attan-hölden munup algaş, Ata binite binerek,
Aalıvısçe çana berger. Obamıza dönüverin.
(Lopsan, 1992, s.30)

Aza kamının aza ve erlik yerini alkışlaması
Aza-la oran amır oran. Cinlerin yeri sakin bir yer.
Aştavas sen, suksavas sen. Acıkmazsın, susamazsın.
Ajıŋ-çemiŋ ında belen Aşın yemeğin orada hazır
A’dıŋ-hölüŋ baza-la bar. Atın binitin de var.
Erlik oran eki-le oran. Erlik yeri iyi bir yer.
Endeves sen, türeves sen. Ölmezsin, yitmezsin
İjer-çiiriŋ ında belen, İçeceğin yiyeceğin orada hazır,
İdik-heviŋ baza-la bar. Kılık kıyafetin de var.
(Lopsan, 1992, s.31)

5.Albıs ve Diiren soyundan. (Albıs uktug hamnar)
Albıs’lar insanların yaşamadığı ıssız yerlerde guruplar hâlinde görülür.
Albısların yeri yurdu, obası oymağı vardır. Kendi aralarında misafirliğe gidip,
tanışıp düğün yapıp evlenirler. Albıs’la karşılaşınca bazı kişilerin anlayışı
zayıflar, hatta müzmin hastalığa yakalanabilirler.
Diiren insanlar satranç oynarken dayanamayıp yanlarına gelir. Çünkü
satranç oynamayı çok sevmektedir. İnsan Diiren’i satrançta yenerse bir müddet
insanın emrine girer ve ne isterse yerine getirir. Diiren insana musallat olursa
onu kovmanın yolları vardır. Ondan sekiz ayaklı yeşil renkli at bulup getirmesi
istenir. O da atı aramaya gider…

Albıs kökenli kamın Diirenlerine alkışı:
Amı-tınım çamdı bolgan, küjü bolgan
Albıs, şulbus, diireŋnerim aray-la beer.
Hayatımın parçaları, güçleri
Cadı, şeytan, cinlerim biraz buraya
Aza, çefker tudup aldım, körüŋerden.
Argajıŋar, ködürüŋer, boojuulaŋar.
Cin şeytan yakaladım bakınız,
Yardım edin, kaldırın, acele edin.

Prof. Dr. Ekrem ARIKOĞLU

 

Tıva - Arınma ayini

Tıva – Arınma ayini


TUVA – ŞAMANİZM

“Tuva’da uygulandığı biçimiyle Şamanizm, insanları şaman aracılığıyla yukarı
ve aşağı dünyanın ruhlarına bağlayan bir inanç sistemidir. Şaman vecd haline (hipnoz
durumu da denir) geçiş sayesinde atalarının ve doğanın ruhlarıyla konuşarak kehanette
bulunabilen ve geleceği tahmin edebilen, ruhlarını kaybetmiş ya da hastalıktan ıstırap
çeken kişileri iyileştiren ve topluluğun sağlığı için ayinler yapan dinsel uygulayıcıdır

Kamlar kamlık kökenlerini sanatlarını icra ederken dile getirirler. Bu daha çok
törenin başladığı sırada, kamın kendisini tanıtması sırasında olur. Kam kökeninin
gücünü belirtirken, kendilerine seslendiği ruhlara daha inandırıcı gelmekte, onların
sözünü niçin yerine getirmeleri gerektiğini belirten açıklamalar yapmaktadır.

Arınma Ayini Kızıl,Tıva

Arınma Ayini Kızıl,Tıva

1.Kalıtım Yoluyla kam olanlar
Büyük Türkolog W. Radloff Sibirya’da yaptığı gözlemlere dayanarak kalıtım
yoluyla kamların erginlenmesini çok güzel şekilde tarif eder. “Şamanlık bilgisi ırsîdir
ve babadan oğla intikal eder… Cetlerin kuvvetiyle şaman olarak tespit edilen şahıs,
azalarında birdenbire bir gevşeklik hisseder, bu hal şiddetli bir titreme ile kendini
gösterir. Onda kuvvetli bir gayri tabii esneme başlar, göğsünde ağır bir tazyik hisseder,
birdenbire şiddetli seslerle bağırma ihtiyacı duyar, sıtmalı gibi titrer, gözleri şiddetle
döner, birdenbire yerinden sıçrayarak deli gibi etrafında dönmeye başlar, nihayet ter
içerisinde yere yuvarlanır ve saralı çırpınmalarla kramp içerisinde kıvranır. Azaları bir
şey duymaz, eline ne geçerse yakalar ve yutmaya bakar… Şamanlığa tayin edilen kişi
cetlerin arzusuna karşı gelir ve Şamanlık yapmak istemezse korkunç ıstıraplara katlanır
veya azgın bir şekilde delirerek kısa zamanda kendisine kıyar veya hastalığının
artmasından ölür”

2. Gökten kamlayanlar.
Sibirya Türk topluluklarında göğün çeşitli katlardan oluştuğu inancı yaygındır.
Tuva inancına göre gök dokuz katlıdır. Dokuz kat göğün en üst katında Hayırakan
(Kayra Kan) yaşar. Yedinci katta ise Hayrakan’ın yardımcıları, göklerin halklarından
olan Azarlar ve Hoorlar olarak adlandırılan topluluklar vardır. Bazı kamlar kamlık
yeteneklerini bu gökyüzündeki topluluklardan almaktadır. Hastaları tedavi ederken
kendi köklerinden olduklarına inandıkları bu toplulukları yardıma çağırırlar

3.Yer, su iyelerinden
Tuvaların inancına göre yer, dağ, aşıtlar, şifalı sular, kam ağaçların iyeleri
(sahipleri) vardır. Bu sahiplerin kızdırılmaması, onlara saygı gösterilip dua edilmesi
gerekir. Bu iyelerle iyi geçinilerek tabiatın insana sunduğu yararlı ürünleri artırılması
sağlanabilir.

4. Aza ve Buk soyundan.
Azalar ıssız yerlerde, eski yurt ve obalarda, nehir kıyılarında, çukur yerlerin
ağzında bulunur. Daha çok akşam kızıllığında ortaya çıkarlar. Bazen sadece sesleri
duyulur. Çoğunlukla insan kılığındadırlar. Bunun dışında köpek, kuş, yabanî hayvan
kılığında da olabilirler.
Azaya benzeyen diğer bir ruh da buk’tur. İnsanların daha önce yaşadığı ve halen
yaşamakta oldukları çadırlarda görülürler. İşkence görmüş insan tipindedir. Ortaya
çıktığı yerde kötü kalpli insanın bulunduğuna inanılır. Korkutucu ve zehirlidir. Bu
yüzden buk’la karşılaşan insan hastalanabilir. Bu durumda kam çağrılmalıdır. Buklu
yerlerden atla geçilirse at hareket edemez olur. Atı yeniden hareket ettirmek için atın
dört tabanının bastığı yerin çevresindeki toprak bıçakla kesilir gibi çizilmelidir.

5. Albıs ve Diiren soyundan.
Albıs’lar insanların yaşamadığı ıssız yerlerde guruplar hâlinde görülür.
Albısların yeri yurdu, obası oymağı vardır. Kendi aralarında misafirliğe gidip, tanışıp
düğün yapıp evlenirler. Albıs’la karşılaşınca bazı kişilerin anlayışı zayıflar, hatta
müzmin hastalığa yakalanabilirler.
Çeşitli yollarla kam olma gelenekleri bulunmakla beraber ataları arasında güçlü
kamlar bulunanların daha etkili kam olduğu inancı halk arasında yaygındır.

Prof. Dr. Ekrem ARIKOĞLU

 

Arınma Ayini Kızıl,Tıva

Arınma Ayini Kızıl,Tıva


Hun Türk Kurultayı – Macaristan 2014


Video

Altay Cumhuriyeti


Dücane Cündioğlu, HaberTürk, Öteki Gündem


Dukha Halkı – Kayıp Türkler – 5N1K – beşN birK


Dukha Halkı Kayıp Türkler

Moğolistan’a Tuva’dan gelen, avlarını paylaşan, ormanlardan yemiş toplayan, doğayla uyumlu ortaklaşmacı bir toplum olan Dukhalar, Sayan Dağları’nda yaşayan ve nesli hızla tükenen rengeyikleriyle birlikte göçebe olarak yaşıyor. Ren geyiklerinin sütü ve peyniriyle, topladıkları yaban yemişleriyle beslenen bu topluluğun Türk dilini konuşması dikkat çekiyor. Şaman inançlarını sürdüren Dukhalar, doğa ile çok özel ilişkiler içindeler. Kirlenmesin diye nehirlerde ellerini bile yıkamıyorlar.


İskender Pala Yunus Emre’yi anlatıyor


Huun-Huur-Tu – Kongurei (Bu şarkı 15-16.yy larda Ötüken dağının eteklerinde varolan ama zamanla kaybolan Koŋgurej şehrini anlatır.)

15-16.yy larda Ötüken dağının eteklerinde varolan ama zamanla kaybolan Koŋgurej şehrini anlatır.

Konguray

Altmışa yeten yılkımın

Alası nerede Konguray

Altı koşumlu ulusumun,

Ağılı nerede Konguray

Yetmişe yeten yılkımın

Yelesi nerede, Konguray?

Yedi koşumlu ulusumun

Yeri nerede Konguray?

Seksene yeten yılkımın

Sekseni nerede Konguray?

Sekiz koşumlu ulusumun

Sekizi nerede, Konguray?

Doksana yeten yılkımın

Dokuzu nerede Konguray?

Dokuz koşumlu ulusumun

Dokuzu nerede Konguray?

Koŋgurej
Aldan chetken chylgymnyŋ
Alazy kajdal, Koŋgurej
Aldy kozhuun chonumnuŋ
Aaly kajdal, Koŋgurej

Cheden chetken chylgymnyŋ
Chelezi kajdal, Koŋgurej
Chedi kozhuun chonumnuŋ
Cheri kajdal, Koŋgurej

Sezen chetken chylgymnyŋ
Sezi kajdal, Koŋgurej
Ses-le kozhuun chonumnuŋ
Sezi kajdal, Koŋgurej

Tozan chetken chylgymnyŋ
Tozu kajdal, Koŋgurej
Tos-la kozhuun chonumnuŋ
Tozu kajdal, Koŋgurej

http://www.tyvawiki.org/wiki/Ko%C5%8Bgurej

Huun Huur Tu konseri ve şarkı hikayelerini  ” medya.erciyes.edu.tr” den seyredebilirsiniz.


Ancestors-Ögbeler-Atalar ( Lyrics in Tuvan -Turkish-English )

Yenesei - Ene sai - Yenisey

Ögbeler

Enesajym Sajan Taŋdym

Erte shagdan churtum chüve

Erig khojug sygyt khöömej

Egüür shagdan yrym chüve

Kargyraanyŋ ögbeleri

Khaja dashche khuulza-daa

Kadyg setkil ujaradyr

Kargyraalaar tölder biste

Khöömej sygyt ögbeleri

Közhee dashtar aparza-daa

Khörek chürek khajymnaldyr

Khöömejleer tölder biste

Kargyraanyŋ ögbeleri

Khaja dashche khuulza-daa

Khöömej sygyt ögbeleri

Közhee dashtar aparza-daa

 

Atalar

Yeniseyim, Sayan Tandım!

Erken çağlardan yurdum ayakta!

Eriyip koyulaşıp sıgıt kömey,

Akar çağlardan türkülerim ayakta!

Kargıranın ataları

Kayaya taşa koyulsa da,

Üzüntüden uzak tutan

Kömeyler çoğalır bizle.

Kömey Sigit ataları

Köşe taşlarında aparsa da

Sandık yürekte kalırlar

Kömeyler dölverir bizle.

Kargıranın ataları

Kayaya taşa konulsa da,

Kömey Sigit ataları

Köşe taşlarında aparsa da.

 

 

Ancestors

My Yenesei, my Sayan, and my Tannu

are truly my ancient land.

Melted and thick sygyt and xoomej

are truly my ancient song.
Although the ancestors of kargyraa

morphed into petroglyphs

There are kargyraa-singing decendents with us

who cast away bad moods
Although the ancestors of xoomej and sygyt

became stone monuments

There are xoomej-singing decendents with us

who make the chest and heart boil
Although the ancestors of kargyraa

morphed into petroglyphs

Although the ancestors of xoomej and sygyt

became stone monuments


ER TURAN (ŞARKI SÖZLERİ/SONG LYRICS)

 

Gelsin yeniden Ulu günler,
Allah ona hayat ver.
Bölüneni kurt kapar,
Birleşin, birleşin.

Ömür de geçip gidiyor,
Arzularımız eriyip bitiyor.
Geleceğine sahip çık Turan,
Olmaman için zaman gidiyor.

Kime gerek yuvarlak (yetim) başın,
Yurdun için doğdun sen.
Turan oğlu zarar görmesin,
Turan tuğu inmesin.

Kimler seni alıkoydu,
Er İdil’in torunları (tohumları).
Yeniden doğdu cesur oğlan,
Yeniden doğsun Türk kanı.

Türk kanı dolaşınca (dalgalanınca),
Tek bir şey kalmaz bu alemde.
Güneş’in ta kendisidir gülümseyen,
Nurunu saçar tüm insanlara.

Türk kanı dolaşınca,
Tek bir şey kalmaz etrafta.
Tüm dünya silkelenir bir anda,
Parlayınca ta kendisi Güneş’in.

Yırtılınca halkın yakası,
Başına nişan alır bilek taşı.
Gelen-geçene yem olursun,
Esneme, aklını başına al.

Ey Turan’ın geniş bozkırı,
Ortaya çıkmazsa halkın bilgini,
Gelen-geçene yem olursun,
Esneme, aklını başına al.

Ateş ve sudan yaratıldı,
Bilge Turan, Evlat Turan.
Kurtarın Dünyayı,
Karanlığın kanadından.
Dağıt (huzurunu boz) üstündeki kara bulutları,
Zirvesine çık sonsuz Alp’in.
Nerede Gök Kurt’un (Gökbörü’nün) mevlası,
Nerede Bozkır Kuşunun sahibi.

Nerede dalgalanan tuğun (bayrağın) nerede,
Nerede çırpalanan oğlun,
Sis yeniden düşmez mi?
Turan yeniden doğmaz mı?

Gelsin yeniden Ulu günler,
Allah ona hayat ver.
Diri kalan ruhlar,
Dirilin, dirilin.

Önündedir hala Ulu günler,
Bölüneni kurt kapar (yer),
Birleşiniz, birleşiniz.


Turan ensemble – Kara Jorgha

 

Folklor-etnografik topluluk “Turan” 2008 yılında Kurmangazy adlı Kazak Devlet Konservatuarı öğrencileri ve katılımcılar, tarafından kuruldu.
Eserleri eski enstrümantal ve vokal kompozisyonları çevresinde bulunmaktadır. Müzisyenler eski halk çalgıları ve araçları kullanarak ender bir müzik tarzini basarili bir sekilde yapmakta ve tanitmaktadir.
Topluluk üyeleri yurt ici ve yurt disinda, halk müziğinde, saygin çok sayıda yarışma ve festivallerde önemli basarilar elde etmislerdir.

Topluluk Sanatcilari:
Maksat Medeubek,
Bauyrzhan Bekmuhanbetov,
Khorlan Kartenbaeva,
Serik Nurmoldaev,
Abzal Arykbaev

Müzik Aletleri:
Sibizri, Kilkobiz, saz syrnai, dombra, shert, jetigen, shinkildek, ve diger eski türk calgilari!


Turan from Kazakhstan opening Oslo International Rumi Festival 2012

 

TURAN ETHNO FOLK BAND / TURAN ENSEMBLE / Туран этно фолк-группы, opening Oslo International Rumi Festival 2012, 16.11.2012


Image

Hayat Ağacı


Türk Damgalarınıñ Kökeni

Konuşulan dili sesden, sözden alıp taşa dövmek, kâğıda yazmak düşüncesi oluşunca, bunuñ yolunu arayan kişiler bir takım yollar da geliştirdiler. Bedizden başladılar. Bu bedizler, seslemleri karşılar duruma geldikten soñra, ses değeri de kazandı. El alışıp göz tanıyınca, bedizlerde kısaltmalara da gidildi. İnek başı ile yola çıkılan bedizde, önce gözleri sildiler soñra burunu, kulakları; ardınca buna da iyice alışıp belleyince, bir yuvarlağa iki boynuz eklemek yéterli olmuştu. Atalarımız da böyle yaptı; /ot/ adını vérdikleri damgayı betimlemek için bir eğri çizip (tepe) üstüne bitişik iki çentik eklediler ki, ot’u simgelesin.

 

Tabgaç damgalarındaki gelişim ecresi

Tabgaç damgalarındaki gelişim ecresi

 

Türetilmesi düşünülüp de bu yola girildikten soñra elde édilen ürünlere (damgalara) bakıldığında bir uyum göze çarpar; birbirlerine olan benzerlikleri. Bunu Sümerleriñ çivi yazısında da görebilirsiniz, Korelileriñ hañıl adını vérdikleri damgalarında da. Nedeni, birilerince oturulup birden türetime gidilmesinden kaynaklanır.

Pişmiş kil üzerine yazma uygulamasını geliştirip çubuklarla oyma yolu ile yazılarını yazan Sümerler, kullandıkları yazacıñ (çubuğuñ) yéñi, üstelik daha uygulayımsal olanını geliştirince, yazım biçimlerinde de değişiklik oldu. Daha keskin uçlu olan bu yazaçlar ile yazdıklarına biz günümüzde çivi yazısı diyoruz. Göz ucuyla bakıldığında tümü çiviyi andırmaktadır, yoksa çivi ile yazıldığından déğil.

XV. yüzyıla dek Tabgaç yazı düzenini kullanan Korelileriñ kağanı Secoñ, 1443′de yéñi, özgün bir düzen oluşturmaları için bilim erlerine buyruk vérir de, onlar da bir yıl içinde bitirirler. İletişimiñ günümüzdeki gibi olmadığını göz önüne alırsak, Korelileriñ Tabgaç düzeniñden başka yazı düzeni olmadığını düşündüklerinden dolayı yaratıcılıklarında kısıtlı kaldıkları soñucuna varırız.

Basın toplantısında(!) topluma tanıtılan, adına da Hunmin Congım (Topluma Doğruları Öğreten Ses) dédikleri bétik ile kullanıma sokarlar. Odur budur günümüze dek gelip çıkmıştır. Bu yéñi damgalarıñ özgünlüğü olsa da Tabgaç düzeniniñ özentisini taşımaktadır. Örñeğin, seslemleri dördülleme eñ belirgin esinlenme olarak öne çıkar.

Sözü getirmek istediğim yér şurası; özgün olan değme yazı düzeniñde damgalar arası bir uyum, bir esinlenme vardır. Bunu Arap, İbrani, Ermeni, Gürcü gibi türlü damgalarda da görebilirsiniz. Ne var ki, Kiril gibi kırma (Yunan, Lâtin karışımı) düzenlerde pek uyumdan söz édemeyiz.

Türk damgalarında ise söz konusu olan uyum, birbirlerine olan benzerlik ilgi çekici, üstelik eñ belirginler arasında ön sıralarda bir yérlerdedir diyebiliriz. Ben, bu benzerlikleri ulamlayarak bir düzen içerisine sokmaya çalıştım. Vardığım soñuç; damgalarıñ birilerince oturulup belli bir süre içinde türettiği, yarattığıdır. Soñradan yapılan eklemeler, ilk oluşum evresindeki kurallardan uzak olsa da, günümüz çağdaş yalnıklarınıñ düşünce yapısıyla birdir. Bu sıradan yöntem; çentik, beñek eklemeden başka bir neñ déğil. Yéñi bir ses karşılanmak istediğinde ona benzeyen daha doğrusu kök olan sesi véren damgaya küçük bir ekleme ile sorun giderilmiştir. Bizim /ü/ sesi için /u/ damgası üzerine iki beñek koymamızı düşünün.

Bu yaptığım ile köken açıklamalarına bir yéñisini de eklemiş oluyorum. Bunuñla şunuñ da önüne géçtiğimi düşünüyorum; Damgalar yad kökenli olup, Türklerce içine özgün birkaç damga (ok, ot, ök ib.) eklenip benimsenmiş, kullanılmıştır. Köken açıklamam ile, bu gibi savları da yañlışlamış oluyorum.

Türetimde izlenilen yolu bilirsek, kökenini de açıklayabiliriz. Bunuñ için ben, sıradan düşünmeyi öneriyorum. Örñeğin bir arslanı, bir buzdolabına néce yérleştirirseniz? dérsem, bana uzun uzadıya bétlerce dolu açıklama, öneri yazabilirsiniz ancak benim sizden beklentim; dolabı açar, arslanı da tuttuğum gibi içine atarım’dır. Sıradan düşünme dédiğim kavram budur. Olayı abartmadan, yüce añlamlar yüklemeden işiñ içinden çıkmaktır.

Sıradan düşünelim; binlerce yıl öncesinde tüm olanaksızlıklarla karşı karşıyayız. O dönemde yaşadığımızı varsayarsak olanaksızlık démek yañlış olur. Başka ne gibi olanaklarıñ olduğunu bilmediğimizden bunu düşünmeyiz bile. Günümüzde olanaksız olduğumuzu düşünüyor muyuz? Gelecek kuşaklar da bizim için böyle diyeceklerdir; Yazmak için kâğıt kullanıyorlardı. Koca koca bétikleri evleriniñ bir köşesine, kimi öy de tüm odalarına sığdırmak durumundaydılar.

Olanaklarımız arasında taş gibi güzel bir ürün var. Sözü saklama gibi bir gereksinim duymaya başlayınca bunuñ yollarını aradık. Bulduğumuzda sévindik: taşı yaracak, sözlerimizi kazıyacaktık. Yarmak gibi güzel bir éylemimiz vardı; yarmaktan yarı gibi bir sözcük türetecek, bu işe yarı diyecektik. Bizden soñra gelen kuşaklarıñ dilinde /z/ sesi türeyecek, yarı sözcüğünü yazı yapacaklardı.

Taşı yarmak öyle kolay iş déğildi. Bu yüzden yaratacağımız damgalar öyle olmalıydı ki, taşı yararken (yazarken) çok az güç yoyup, hızlıca bitmeli, üstelik az da yér tutmalıydı. Biraz düşündükten soñra düz bir çizgi ile yola çıkmanıñ ne denli usa yatkın olduğu yargısına vardık. Soñra bu düz çizginiñ sağına, soluna, ortasına çentikler ekleyip yéñi damgalar türettik. İlginç olan, türettiğimiz bu damgalardan kimileri, günlük yaşamda sıkça kullandığımız nesneleri de andırıyordu.

see more: http://www.gokturkceogreniyorum.com/ulam/genel/


Altay Müziği-Balaban Kaz

bul bizding avıl jaylağan jer av
jürerge asıl kulın baylağan jer av
közime ot jalıngday körindi ay
aykasıp, kulın tayday oynağan jer ay!

ey, ahav, sabaz!
uşırdım uyasınan balaban kaz ay!
uşırdım uyasınan balaban kaz ay!

bul ölke bizding avıl küzegen jer av
karagöz boyın sılap, tüzegen jer av
közime ot jalınday körinedi ay
kolang şaş uvädesin üzbegen jer ay!

ey, ahav, sabaz!
uşırdım uyasınan balaban kaz ay!
uşırdım uyasınan balaban kaz ay!


Mitoloji ve Semavî Dinler – Gönül Tekin


Zaman Yolcusu Türklerin izinde – Tuva -Belgesel

Türkler… Sonsuz bozkırların çocukları… Doğudan batıya, durmaksızın, ışığın peşinde koşanlar… At üstünde geçen, destanlarla dolu, en az 4 bin yıllık öykünün kahramanları… Birbirinden farklı yüz ve ifadeler… Ama aynı dili konuşan insanlar..! Kim bu Türkler… Türk ismi ilk kez nerede ve kimler için kullanıldı? Orta Asya onların gerçek vatanı mı? Neden batıya göç ettiler? Geride kimler kaldı? Kimlere Türk deniyor..? Orhun Yazıtları’ndan, Yenisey kıyılarındaki Şaman ayinlerine… Kızgın Gobi Çölü’nden, eksi 20 derecedeki Tanrı Dağları’nın doruklarına… Uzmanlar, tanıklar, ve biraraya getirilen binlerce yıllık bulgular…


Zaman Yolcusu Türklerin izinde Sibirya – Hakasya – Tuva -Belgesel

Türkler… Sonsuz bozkırların çocukları… Doğudan batıya, durmaksızın, ışığın peşinde koşanlar… At üstünde geçen, destanlarla dolu, en az 4 bin yıllık öykünün kahramanları… Birbirinden farklı yüz ve ifadeler… Ama aynı dili konuşan insanlar..! Kim bu Türkler… Türk ismi ilk kez nerede ve kimler için kullanıldı? Orta Asya onların gerçek vatanı mı? Neden batıya göç ettiler? Geride kimler kaldı? Kimlere Türk deniyor..? Orhun Yazıtları’ndan, Yenisey kıyılarındaki Şaman ayinlerine… Kızgın Gobi Çölü’nden, eksi 20 derecedeki Tanrı Dağları’nın doruklarına… Uzmanlar, tanıklar, ve biraraya getirilen binlerce yıllık bulgular…


Zaman Yolcusu Türklerin izinde – Moğolistan – Orhun Vadisi

Türkler… Sonsuz bozkırların çocukları… Doğudan batıya, durmaksızın, ışığın peşinde koşanlar… At üstünde geçen, destanlarla dolu, en az 4 bin yıllık öykünün kahramanları… Birbirinden farklı yüz ve ifadeler… Ama aynı dili konuşan insanlar..! Kim bu Türkler… Türk ismi ilk kez nerede ve kimler için kullanıldı? Orta Asya onların gerçek vatanı mı? Neden batıya göç ettiler? Geride kimler kaldı? Kimlere Türk deniyor..? Orhun Yazıtları’ndan, Yenisey kıyılarındaki Şaman ayinlerine… Kızgın Gobi Çölü’nden, eksi 20 derecedeki Tanrı Dağları’nın doruklarına… Uzmanlar, tanıklar, ve biraraya getirilen binlerce yıllık bulgular… “Zaman Yolcusu” 36 bin kilometre yol yaptı, 8 ülke gezdi, aktüel tanıklığını sürprizlerle dolu bir yol öyküsüne dönüştürdü..! Ahmet Yeşiltepe Orhun Vadisi’nden Buhara’ya Kadim Türklerin unutulmuş öyküsünü anlatıyor…


Zaman Yolcusu Türklerin izinde – Belgesel – Moğolistan 2013

Türkler… Sonsuz bozkırların çocukları… Doğudan batıya, durmaksızın, ışığın peşinde koşanlar… At üstünde geçen, destanlarla dolu, en az 4 bin yıllık öykünün kahramanları… Birbirinden farklı yüz ve ifadeler… Ama aynı dili konuşan insanlar..! Kim bu Türkler… Türk ismi ilk kez nerede ve kimler için kullanıldı? Orta Asya onların gerçek vatanı mı? Neden batıya göç ettiler? Geride kimler kaldı? Kimlere Türk deniyor..? Orhun Yazıtları’ndan, Yenisey kıyılarındaki Şaman ayinlerine… Kızgın Gobi Çölü’nden, eksi 20 derecedeki Tanrı Dağları’nın doruklarına… Uzmanlar, tanıklar, ve biraraya getirilen binlerce yıllık bulgular… “Zaman Yolcusu” 36 bin kilometre yol yaptı, 8 ülke gezdi, aktüel tanıklığını sürprizlerle dolu bir yol öyküsüne dönüştürdü..! Ahmet Yeşiltepe Orhun Vadisi’nden Buhara’ya Kadim Türklerin unutulmuş öyküsünü anlatıyor…


Tuva Respublikası – Belgesel

Üstte gök çökmedikçe,
Altta yer yarılmadıkça,
İli de töresi de devam edecek
Tuva Türklerinin…